Tanrı ile randevu

GÜLBAHAR  DEMHAT

Kato Marinoslar’dayız şimdi. Tırmanmaya başladığımızda kendimi Govendê’deymişim gibi hissettim. Yüksek ve asi bir coğrafyası var buraların. Uçurumların sessizliğini sadece aşağısından gürül gürül akan sular bozuyor.

Gerisi ruhu dinlendiren bir huzur sessizliği.

Zozanlarının yeşilliği mest ediyor insanı. Fakat köylerin boşluğu, güzel mekanların insansız olması hüzün veriyor insana. O heybetli uçurumların kendisi gibi yaratacağı derin, gizemli, heybetli çocukların yetişmesi, kızların, erkeklerin bu düzlüklerde, çayırlarda özgürce at koşturması, çocukların doyasıya atların, kuzuların arkalarında koşabilmesi ne kadar güzel bir manzara oldu. Akşam serinliğinde çocukların birbiriyle yarışır halde uçurtmalarını havaya kaldırıp bırakmasını hayal ediyorum. Uzakta bir anne bağırıyor. “Hava soğudu eve gelin” diyerek çocuklarını çağırıyor. Bunlar şimdi ne kadar hayal olsa da biz bu halka bunları gerçekleştirme sözünü verdik. 

“Tanrı ile randevulaşma” diyor Rohat arkadaş Kato Marinos için. Eşsiz manzarası ve yüceliği karşısında bu tanıma gidiyor. İnsan bu manzara karşısında kelime bulamıyor. Anlatabilecek o kadar çok güzelliği var ki buraların. Devrim arkadaş da yüksekliğinden dolayı buraların başını döndürdüğünü söylüyor. Geceleri sana çok yakınlaşan gökyüzü ve parıl parıl yıldızlar. Bir gelin gibi süzülen özgür coşkulu ve toprağına sevdalı şelale, eski şehir kalıntılarını andıran kayalıklar. Ve kana kana içip de doyulamayan buz gibi suları… Bütün bu güzelliklerinden dolayı Kato Marinos benim ve yoldaşlarımın yüreğinde yer edindi.

Dün de Faraşîn ovasındaydık. Birçok yoldaşın hasretini yaşadığı Faraşîn’den gündüz geçebilme şansına ne yazık ki biz de ulaşamadık. Gece geçtiğimiz için gündüz gözüyle göremedim bu güzel diyarları. Gece de olsa Faraşîn’den geçebilme şansını yakaladım, bu da benim mutlu olmama yetti de arttı.

Katolar ve Baz yoldaş

Şehit Baz’ın diyarındayız. Yüzlerce Baz’ın gönlüne kanatlandığı, kucağında kanat çırparak özgürlüğün tadına vardığı Katolardayız halen. Sevdalanmamak, heybetine gönül vermemek ve bel bağlamamak elde değil.

İlk defa dağda karşılaşmıştım onunla. Genç yaşta saçlarının ağarması dikkatimi çekmişti. Gençliğin akışkan, canlı, durdurak bilmeyen ruhunun yanında bilge yönleri de duruşuna yansıyordu. Kürtçe’yi de, Türkçeyi de mükemmel konuşuyordu. Çok doyurucu, derinlikli, anlam yüklü bir üsluba sahipti.  Düşünmeye cesaret edenlerdendi. Yüreğiyle, beynini birleştirmişti. Yeri geldiğinde sessiz, sakin yeri geldiğinde çılgınlar gibi kartopu oynayan yaramaz bir çocuktu. Yeri geldiğinde de ismi gibi savaşkandı. Hani Katolar korurdu gerillayı, göğsüne alırdı. Yoksa heval Baz, Kato göğsünü açtı da sen mi uçtun kucağından. Sen mi şahin gibi daldın içine. Yüreğini yere çalarak, cesaretinle sen mi kulaç attın. Bilirim senin tez canlılığını, gözünü kırpmadan üzerine yürüyüşünü. Bilirim yüreğinin aklından önce uçtuğunu. Bilirim şimdi nasıl semalaştığını.

Birçok yoldaşı bağrına bastığı için, dillere destan direnişlerine vesile olduğu için karşısında minnet duygusunu yaşıyor insan. Bir ana gibi bağrına bastığı çocuklarını ne pahasına olursa olsun koruyor, paramparça edilse de toplarla, uçaklarla inim inim inletilse de kendisini o sevdalı çocuklarına siper edeceği duygusu yaratıyor insanda. Belki de Baz bunun için bu kadar çok seviyordu Katoları. Katoların onları koruyacağını belki de bundan dolayı hep düşünmüştü.

Katolara sevdalı bir yürekle bilinir Baz yoldaş. O sevdaya denk bir kişilik, coşku ve bilgelikle bilinir. İçine girer girmez Baz’ı hatırlattı buralar. Savaşçıları genç komutanları Baz’ın bilgeliğini, yoldaşlığını, sıcaklığını, atikliğini anlata anlata bitiremiyorlar. Dinledikçe Baz yoldaşa ilgim daha çok gelişiyor. Hayıflanıyorum böylesi yoldaşlara daha iyi tanıyamamak, onlarla yaşayamadan, bir paylaşım içerisinde olup da çok güzel şeyler anlamadan yitirmek üzüyor insanı. Tıpkı şehit Arjîn gibi. Keşke tanışma şansına sahip olsaydım dediğim yoldaşlarımdan biri. Keşke Baz yoldaş ile de daha fazla şey paylaşmış ve o kısa zaman dilimini daha iyi kullanmış olsaydım.

Kato Jîrka’dayız şimdi. Keyifli bir yolculuktan sonra Kato Jirka’nın zirvelerine attık kendimizi. Uzun bir süredir düşmanla büyük bir direniş içerisinde buradaki yoldaşlar. İki şahadet var fakat direnişleri onur verici. Geldiğimiz noktanın büyük bir şikefti vardı. Arteş arkadaşın deyimi ile burası Lipton Otel. Doğru telaffuz edemediği için Lipton diyor aslında şu çok ünlü olan Hilton otelinden bahsediyor. Otel gibi bir yer gerçekten. Biraz nemli ve soğuktu ama közün sıcaklığı iyi geldi bizlere. Eski, antik bir şehrin kalıntısı gibi buralar. İnsanı gizeme sürüklüyor gibi.

Merhaba yaşam gayem, güzel insan merhaba

Size olan hasretimi ben de bütün yoldaşlarımda olduğu gibi zorlanarak, ifade etmede naçar kalarak yazıya dökmeye çalıştığım bu satırlara sığdırabilme amacı güdüyorum.

Sizi çok özledik desem çok yetersiz, eksik kalırım. Özlem o kadar farklı bir hal alıyor ki sizde, ya özlem tanımımı değiştirip daha genişletip derinleştirmem gerekiyor ya da farklı bir kelime kullanmam gerekiyor. Özlem; görmek, kavuşmak istediğim duygu halidir normalde. Ama sizi görüp, size kavuştuğumda bu özlemim giderilecek mi diye kendi kendimi sorguluyorum ama size olan tutku derecesindeki duygu hissiyatımın çok farklı olduğunu da biliyorum. İmralı’da olduğunuz her bir saniyenin sorumlusu olarak kendimi görme hissimi nasıl giderebilirim. Bizlerin eksik ve yetmez yoldaşlığından dolayı siz hala İmralı’da tutuluyorsunuz.

Sizin orada oluşunuza sebebiyet olan şu anki yaşadığım her saniyemdir. Size ihtiyacı olan güzel ülkemin, güzel çocukları için en büyük haksızlık oluyor bu durum. Peki ya sizsiz gözümün değdiği her ağaç, taş, kuş, dağ ve suların muhasebesini nasıl yaparım. Bir ağaca dahi tahammülü olmayan düşmanın, sizi o daldan mahrum etmesi ve benim bunu bildiğim halde her şeye bir de sizin gözünüzle bakamayışım, her seyrettiğim manzarayı bir de sizin için seyretmeyişim gibi bir duyarsızlığımı nasıl affettireceğim.

İçtiğim her yudum pınar suyunu, soluduğum bin bir çiçeğin, bitkinin karıştığı o dağ havasını yaşarken bedenim her yudumda, her solukta bu da Önderliğim için demeyişimi nasıl affettirebilirim. Ya da bütün bunları yaşarken sizin bunlardan her saniye mahrum bırakılmanıza sebebiyet suç konumumu nasıl affettirebilirim. Dünya insanlığı, bütün kadınlar, güzel çocuklar sizinle tanıştıktan sonra sizin felsefenize ulaştıktan sonra bizi tarih önünde sorgulamazlar mı?

Peki o zaman nasıl cevap verebilirim ki haklı olan bu insanlığa. Dedim ya Başkanım size olan hislerim salt bir özlem ile tanımlanacak bir şey değil. Tam olarak ben de bir tanım koyamıyorum. Hem sizi görebilme hasreti ve istemi hem de buluşmamızda bende oluşacak bir vicdan muhasebesi. Hem ölümüne sizi görmek, sizinle buluşmak istiyorum hem de gecikmiş olacak o günün vicdan sızlamasını daha şimdiden hissediyorum. Açıkçası bir tanım koyamadım. Bu ortada ama eminim bir gün bu yazım elinize ulaşırsa siz bir tanım koyacaksınız? Her ne olursa olsun en değme vicdan muhasebesi altında dahi kalsam sizinle özgür yarınlarda buluşma umudumu hep yaşatacağım ve sizinle buluşmadan şehit düşmeme iddiasını kendimde içselleştirmeye çalışacağım.

Özgürlük yakındır, mavi ufuklarla buluşma hasretimizin bitmesi yakındır. Bunu bir an önce gerçekleştirmesi için her şeyimi ortaya koymaya hazırım.

Açmaya hazırım filizlerimi

Tıpkı toprak ana gibi

Tıpkı baharda açmaya

hazırlanan bir kır çiçeği gibi

İçimde milyonluk oluşum birikimiyle

Gebeyim evrenin yeniden doğumuna

Ve sancılanmaktayım

Tıpkı tomurcuğun çatlamakta olan acısı gibi

Döllenmiş ruhum güneşin sevgisiyle

Ve hazırım o dölü yaşamla paylaşmaya

Sızılarla, mutluluklarla

Salt taşıyıcı değilim ama

Onu içimde büyütenim, boyut verenim

Ve boyutun kollarına teslim ederken

Yaşayacağım onunla

Tekrar sararıp toprağıma düşene kadar

Yaşayacağım onunla

Yaşatacağım o renkliliği

 sadeliği

Estetiği ve harikalığı

Merhaba Heval,

Ne de mutlu oluyorum özlemini ölesiye hissettiğim yoldaşlarıma bir merhaba ile hitap edince. Merhabalar o kadar anlam kazanıyor ki uzun bir hasretin ardından. Karşısında olmasam bile sanki karşısındaymışım gibi heyecanlanıyorum. Bu sözcüğü yazdığım vakit; Merhaba, Merhaba, Merhaba Heval. En son 2011’de cihaz üzerinden konuşmuştuk. Beş yıllık bir özlemle Merhaba. En son görüştüğümüzden bu yana çok sular geçti yaşamımdan. Çok hareketli, çok hızlı epey de değişimlerin yaşandığı bir zaman dilimi. Öyle ki bazen yaşanan değişimlerin karşıma çıkan sürprizlerin hızına yetişebilmek, gerisinde kalmamak için çok çabaladım. Yetişemesem bile aradaki mesafeyi dengede tutmaya çalışırken, kan ter içinde kaldığım anlar oldu. Bu son birkaç yıl nasılda hızlı bir değişimdi değil m? Tahayyül etmek de dahi zorlanırken, birkaç yıla o kadar çok şey sığdırdı ki örgüt. Halen bile an’ı an’ına gelişimlerin, değişimlerin olduğu anları yaşıyoruz. Anlamlı, öğretici, olgunlaştıran çok değerli bir zaman oldu bu dönem. Bundan dolayı zorlanmalarıma daha bir değer biçiyorum. Tasarladıklarım, hayal ettiklerim ayaklarım daha bir yere değer vaziyette şimdi. Öyle ki büyük sorunların içinde kendimi bulduğumda bilinmeyen bir denklem gibi kala kaldım hayatın karşısında. Daha mantıklı olma adına metafiziği matematik formüllere dökme gibi bir dehalık değil şuan yazdıklarım, yanlış anlama! Öyle yazarken bu şekilde bir benzetme çıkıverdi birden. Botan’dayım. Buraya geliş serüvenimi az çok biliyorsun. Grupta iken not yazmıştın. Kuzey’e gidip ani bir manevraya gururla öncülük edip döndüğümden haberdar olduğunu anladım. Yanlış anlama her ne kadar üzülsem de kesinlikle onu da beyhude görmüyorum. Biraz yoruldum ama kattığı çok değerli şeyler de oldu hayatıma. Botan’da geçirdiğim yaklaşık iki yıllık süre zarfı dolu dolu geçti. Belli bir süre zorlandığım durumlar oldu. Ama tanıdığım birçok değerli yoldaşın desteği ile aşmaya çalıştım. Geçen pratiğin gerisinde kalan bir konuma sebebiyet olduysam da bu süreçte halkın devrim tutkusu ve heyecanı ile her an atan yüreklerine ortak olmak istedim. Bu kış bir takım arkadaşla birlikteydik. Sahaya ait hareketli takımın yanındaydım. Onlarla birlikte pratiğe hazırlanırken böylesi büyüklük sergileyen kamilliklerin yürek, düşünce fetheden güzellikleriyle ruhumuzu, yüreğimizi arındırmaya çalıştık. Onların o koca yüreklerinden dökülen kelimeler, haykırdıkları gerçeklikler, çağrılar içten içe; “sizler uğruna her şeyi yapmaya kadirliğin ifadesisiniz” dedirtti hep. Cevap olmak gerek üstelik ertelemeden, gerekçelere sığınmadan tereddütsüz. “Hayatta iken atan yürek hep bunun için atmalı. Anlık değil bir unutkanlık, dalgınlık dahi insan olarak bireyin kendisine hakarettir, inkardır, düşürmektir” dedirtti hep. Meğer Önderlik ne büyük bir yaratıcıymış Heval. Kutsal bir o kadar da yaman yalnızlığından yarattığı kutsal halk gerçekliğidir şu an yaşanan. Üstelik bu halk sahip olduğu umut ile birçok halka, ulusa, topluma da umut olmayı başararak o lanetli yalnızlığı bertaraf etmenin kıyısında. Bu topraklarda ‘üstelik bu anlarda’ zirveye ulaşmış halk gerçekliğine tanıklık etmek dahi anlamı çok büyük; ki bu halk ile omuz omuza mücadele etmeye ant içmiş biri olmak tarihin önüme serdiği büyük bir lütuf. Aslında seninle paylaşmak istediğim o kadar şey var ki. Hele benim gibi kendisini akıtabilecek su yatağı bulmakta zorlanan biri için sen akmayı istediğim çok değerli bir su yatağı, vadi ya da okyanussun. Bunu bilmeni isterim. Kim bilir belki yine karşılaşır ve ben de doyasıya hasret gideririm seninle. Kendine, yüreğine ve sevdiklerine çok iyi bak.

Sevgi ve özlemlerimle…

Şehit Gülbahar Demhat arkadaşın güncesinden alınmıştır.