Şimdi tüm nehirler yaşama akmakta...

Dersim Uğur Kaymaz

avesta-harunBir yürek daha aktı Kürdistan’ın ucu bucağı görülmeyen eşsiz ve kutsal nehrine… O nehir ki nice güzellikleri koynuna alarak aktı sonsuzluğa.

Kendini ölümsüz kılmak için yaşama sıkı sıkı sarılanları kucakladı hep; ölüme inat yaşamda diretenleri…

 

Kim bilebilirdi ki, Kürdistan’ın binlerce kızı ve oğluyla yol alan nehir bir gün gelecek Maxmur’un sınırlarında akacak ve yeni güzellikleri koynuna alacak. Şimdi kutsal nehir Maxmur’da kucaklamakta sevdiklerini. Önce Deniz nehrin serin sularına karıştı şimdi de Avesta…

Gerilla her an her dakika hazırdır her şeye. Zamanla yarışırcasına yaşar hayatı. Çünkü bilir yaşanan her an yeniliklere hazır, değişimlere açıktır. O yüzden sırt çantasında yalnızca yaşamsal ihtiyaçlarını ve cephanesini taşımaz. Yaşamını, geleceğini, umut ve özlemlerini de taşır. O yüzden her an ve her dakika yaşanabilinecek olan her şeye hazırdır gerilla…

Avesta da öyleydi. Her şeye ama her şeye hazırdı. Bir kere yüreğini ve beynini adamıştı bu yaşama geriye ne kalmıştı ki hazır olmayan. O yüzden halkına yönelik saldırıları duyar duymaz, sadece sırt çantasındaki duyguları yüreğine katarak koyuldu yola. Dağlarda bir mekandan bir mekana göç her zaman zordur. Dağlar yalnızca fiziksel mekanlar değildir; gerilla ile doğanın bütünleşerek yaşam yarattığı alanlardır. Bu yüzden de bir yerden bir yere göç anlamlı olduğu kadar zordur. Ama dağlardan kopmak en zor olanıdır. Hele de bir kadın için dağlardan kopmak esasında yaşamadan kopmak gibidir. Hiçbir şey dağların kucaklaması gibi kucaklamaz kadını, sımsıkı sarmalamaz ve kucağında yaşam sunmaz. Ama yine de gitmenin gerekli, zorunlu olduğu anlar vardır ve gidilir.

İşte Avesta da öyle bir zaman diliminde dağları ardında bırakarak gitti. Dağları çölle buluşturmak, çölün kızgınlığını dağ esintisiyle harmanlamak için koyuldu yola. Çöl yanmaktaydı ve ancak nehrin çocukları söndürebilirdi bu yangını.

Avesta çölde bir nehir olmaya gitti…

Halkı ateş çemberi altında kalmıştı. Kara çarşaflı karanlık, bir gecenin yarısında basmıştı insanlığı. Karanlık, kör karanlığın ellerine teslim edilmiş, Kürtler ise kör karanlığın elinde kalakalmıştı. Ne feryadı, ne figanı duyan vardı. Daha duyulmadan katliamın çığlıkları, Maxmur’un sınırlarında karanlığın ayak sesleri duyulmaya başlanmıştı. Kürt halkı bir kere daha yerinden yurdundan edilmiş, yine göç yollarında bulmuştu kendini. Çocukların dudakları, anaların memeleri, kadınların avuçları çatlamış çöl toprağı gibiydi adeta. Suya muhtaç, yaşama muhtaç…

İşte o yaşamın suyu, o yaşamın sunanıdır Avesta…

Güleryüzü, umut dolu gözleri ve ateşte korlanan yüreği ile gelmişti Maxmur’a.

Maxmur, Kürt halkının binbir emekle yaşam yarattığı bir mekandır. Çölde yaşam yaratmak kolay değildir. Ama Maxmur halkı o çölde yeşili yaratmıştı; yani yaşamı. Kendisinden çalınan yaşamı orada yeniden ele geçirmiş, ilmek ilmek yeniden ve sabırla yaratmıştı her şeyi. Birileri bir kere daha bu yaşamı onların elinden almak istiyor, yaşamı çok görüyorlardı onlara…

Oysa ki Maxmur sadece bir mekan değildi onlar için. Maxmur, Botan halkının kendisine yeniden yaşam yarattığı alandı. Öyle kolay bırakılmazdı elbette. Halkın çocukları, yani gerilla da bırakmazdı buraları. Ne Maxmur’u ne de Kürdistan halkının yaşam yarattığı herhangi bir alanı. Zaten bunun için savaşmıyor muydu?

Bunun için savaşıyordu gerilla…

Bunun için savaşıyordu Avesta…

Gerillaya katıldığı günden şahadete ulaştığı güne kadar yaşam coşkusundan, halka olan bağlılığından hiçbir şey yitirmeyen tam tarsine bu duyguları katbekat arttıran Avesta yoldaş, Maxmur’un kızgın çölüne bir nehir gibi aktı. Ölüm akıtanlara inat kendini sonsuzluğun nehrine bırakarak yaşama aktı…

Şimdi tüm nehirler yaşama akmakta...

Avesta’nın coşkusuyla yaşam bulmakta…