Kadın olmak sistem karşıtı olmaktır

 

Herhangi birşeye karşıt olmak demek karşıt olunan şeyin içerik, nitelik ve biçim olarak varolan durumlarına büsbütün aykırı olmak, zıt olmak, muhalif olmak demektir. Karşıt olmak hiçbir biçimde uzlaşma zemini, ortaklaşacak yan bulmamak demektir. Bir de karşıt olunan durum erkek egemenlikli uygarlık sistemi ise bir bütün bu sistemin yarattığı toplum, yaşam ve ilişki tarzına yine yarattığı kişiliğe aykırı durmak, aykırı yaşamak gerekir. Tümden bir karşı koyuş yok ise sistem içerisinde sistemin belirlediği yaşam ve kişilik kalıplarının dışına çıkılamıyorsa burada sistem karşıtlığından söz etmek mümkün değildir. Hatta tam aksine karşıt olunduğunu söylenen sistemin bir çarklısı olunmaktan kurtulunulamayacağı kuvvetle muhtemeldir. Burada içine düşülen en temel yanılgı sistemi yıkmayı, onu tümden aşmayı değil revize etmeyi esas almak olarak kendini dışa vuran yaklaşımdır. Bu yanılgılı duruş bir birey için olabildiği kadar bir hareket içinde geçerlidir. İçinde yaşanan sistem derinlikli bir analize tabi tutulmadan, köklü bir sorgulaması yapılmadan, irdelenmeden ve sistemin belirlediği bilgi yapılanmalarının dışına çıkılmadan gerçekleştirilen karşı koyuşlar sisteme eklemlenmeye yol açacaktır. Sistemle birey arasında varolan köprüler yıkılmadan sistem karşıtı olunamaz.  Bu nedenle öncelikle yapılması gereken sistem karşıtlığını uygarlık karşıtlığına dönüştürebilmektir. Aslında sistem karşıtı olmak demek anti uygarlıkçı olmak demektir. Anti uygarlıkçı olmak demekte erkek merkezli gelişen toplum, yaşam, ilişki ve kişilik tarzlarıyla yine bilgi yapılanmalarıyla anı anına mücadele etmek anlamını içerir. Doğru ve etkili bir sistem karşıtlığı geliştirebilmek için tarih boyunca gelişen sistem karşıtı hareketlerin ve bu hareketler içerisinde yer alan bireylerin içine düştükleri yanılgıları irdelemek sistem karşıtı düşünmek, oluşmak ve oluşurken yaşamak açısından oldukça önemlidir. Bu konuda uzun yıllar süren araştırmalar gerçekleştiren Immanuel Wallerstein “baskıya muhalefet hiyerarşik toplumsal sistemlerin varlığıyla eş zamanlı olmuştur. Muhalefet süreklidir ama çoğu kez gizil bir haldedir.

 

Eski kadın ve erkek kişilikleriyle yeni toplum ve özgür yaşam inşa edilemez

Ezilenler kendi muhalefetlerini aralıksız bir biçimde ifadelendirmekte zayıftır. Ne var ki bildiğimiz gibi baskının keskinleştiği, beklentilerin boşa çıktığı, yönetici olanın gücünün sallantıda olduğu zamanlarda hemen hemen kendiliğinden başkaldırmışlardır. İsyan etmişler ve ayaklanmışlardır. ” belirlemesinden de anlaşılacağı üzere sistem karşıtı hareketler erkek egemenlikli uygarlık karşısında potansiyel olarak dahi olsa sürekli olarak varolagelmiştir. Ancak toplumsal mücadeleler tarihi incelendiğinde bu isyanlar, ayaklanmalar ya da karşıtlıklar saman alevi gibi yanıp sönmüşler süreklilik arz etmemişlerdir. Baskı ve sömürünün derinleştiği zamanlarda isyanlar ve başkaldırı güçlendirirken bunu bir yaşam felsefesine ve yaşam tarzına dönüştürmede sorunlar açığa çıkmıştır. İlk örgütlü sistem karşıtı hareketler 19. yüzyılın ortalarında 1848’li yıllarda ortaya çıkmış ve o zamanlar sistem karşıtı hareketler iki temelde kendilerini örgütlemişlerdir. Bunlar hem sorunu tanımlayışları hem de kendilerini destekleyen toplumsal güçler bakımından farklılaşmaktadırlar. Bunlardan birincisi toplumsal hareketler, ikincisi ise ulusal kurtuluş hareketleridir. Bu hareketlenmeler sistem güçlerinin “burada itaat edilir, teslim olmayanın yaşama hakkı yoktur” anlayışı karşısında “başkaldırının ve isyanın çığlığı” olmuşlardır. Ancak sistem karşıtı güçlerin dünyadaki tüm özgürlükçü mücadelelere esin kaynağı olduğu, dalga dalga yayıldığı, umudu büyüttüğü halde başarıya ulaşamamaların en temel nedeni ontolojik amaçlarıyla kullandıkları argümanların çelişmesidir. İçinde bulunduğu çağın bilme sınırlarını aşamayan bir hareket başarıya ulaşamaz. Çünkü varolan bilgi sistemleri sistemin devamlılığını sağlamak ve her geçen gün daha da derinleştirmek için vardır. Bugün objektivitesine çokça güvenilen bilim bile uygarlık sisteminin idame ettirilmesine hizmet etmektedir. Hem de bilimsel! bir biçimde… Erkek egemenlikli iktidarı perdelemek, örtbas etmek ve maskelemek için kullanılan argümanlar, yol ve yöntemler kullanılarak egemenlikli sisteme karşı mücadele edilirse büyük bir ihtimalle uygarlığın bir örümcek ağı gibi ördüğü analitik tuzaklara düşmekten kurtulunulamayacaktır. Zira çağımızın epistemolojik öncüleri, düşünürleri insanlığa ihanet içerisindedirler. Neden mi? Çünkü insanlığın ana kök hücresi olan organik toplumu yaşanmamış saymaktadırlar. Dolayısıyla bu bilgi yapılanmalarının içerisinde kadının yeri yoktur. Sistem kendisini toplumsal cinsiyetçilik üzerinden kurumlaştırmış ve geliştirmiştir. Toplumsal cinsiyetçilik üzerinden geliştirilen sistem içerisinde ilk olarak kadının bedeni sömürü nesnesi durumuna getirilmiştir. Oldukça yalın ve sade bir gerçek olan bu durum mızrak çuvala sığmadığı halde ısrarla görülmek istenmemektedir. Bu yönüyle varolan bilim cinsiyetçidir, erkek merkezlidir. Ve geliştireceği tüm teoriler, yol, yöntemler, kurum ve kuruluşlar hatta teknik buluşlar erkek uygarlığının idame ettirilmesine hizmet edecektir. Erkek egemenlikli uygarlık hakikatin açığa çıkmasından korkmaktadır. Bundan ötürüde 19. yüzyıldan sonra bilimle felsefe arasında büyük bir uçurum oluşturmuştur. Bilim kendi işini ve çalışma alanını sadece doğru olanı bulma ve doğruyla uğraşma olarak değerlendirirken felsefeye ise hakikat alanı bırakılmıştır. Bilimin felsefeden boşanması hakikatten uzaklaşılması ve ahlaksızlığın derinleşmesi anlamına gelmektedir. Artık bilim neyin ahlaklı, neyin insanlığın yararına olduğunu, neyin hakikati açığa çıkardığını bulmaktan ziyade iktidar güçlerinin hizmetine girmiş, neyin onlar için yararlı olduğu üzerinde çalışma yürütmüştür. Bilim için doğru olan, güç olan ve iktidar olan olmuştur. Böylesi bir yaklaşım ve bakış açısı da toplum içerisinde “doğruyu güçlü kılamıyorsan güçlü olan doğrudur” anlayışını halk arasındaki deyimiyle ‘bükülemeyen bileği öpmeyi’ geliştirmiştir. Uygarlık tarihini irdelediğimizde hiçbir çağda olmadığı kadar içinde yaşadığımız çağda çılgınlıkların, savaşların, cinayetlerin ve ahlaksızlığın yaşandığını görürüz. Neredeyse kanın dökülmediği, ölümlerin olmadığı saat yoktur. Buna rağmen en fazla kendini gizlemeyi başaran sistemde kapitalist sistemdir. Hem de öyle bir propaganda faaliyeti yürütmüştür ki kendini en bağımsızlıkçı ve özgürlükçü sistem olarak lanse etmektedir. Toplumu candamarından vurmakta ve kendini canalıcı hususlarda gizlemektedir.

Burada içine düşülen en temel yanılgılardan biri de kapitalist modernitenin yarattığı yaşam ve ilişki tarzının kişilere çekici gelmesidir. Oysa sistem karşıtı güçlerin ne söylediklerinden çok nasıl yaşadıkları önem arz etmektedir. Kapitalist modern sistem yaşamın her ayrıntısında kendini örgütlendirerek, hücrelerimize dek sızmış kendini vazgeçilmez kılmıştır. Bunun karşısında yapılması gereken öncelikle bu yaşam adı verilen ama yaşama ihanet içerisinde olunan gerçekliğe karşı durmaktır. Toplumsal tarihi incelediğimizde uygarlık güçlerinin kendilerini kurumlaştırmak için sürekli olarak baskı ve diktatörlük uyguladıklarını görmekteyiz. Bunlar karşısında direniş ve muhalefet ise sürekli olarak varolmuştur. Ancak sistem karşıtı güçler ne kadar direnseler de tam olarak başarıya ulaşamamışlardır. Tahakkümcü sisteme karşı mücadele eden sistem karşıtı güçlerin başarıya ulaşamamalarının, başarıya ulaşsalar dahi özgürlükçü ve bağımsız karakterlerini koruyamamalarının nedeni kişilik sorununa ve toplumsal cinsiyetçiliğin özgürleştirilmesi problemine yaklaşımda aranmalıdır. Sistemin çocuk yaşlardan itibaren denetim altına aldığı, kendi yanlış terbiyesiyle, ehlileştirdiği ve iradesizleştirdiği kişiliklerle amaçlarına ulaşmayı düşünmek ezilenler adına özgürlük mücadelesi yürütenlerin en büyük talihsizliğidir. İçinde bulunduğumuz çağ gerçeği içerisinde sistem karşıtı toplumsal ve ulusal kurtuluş hareketlerinin egemen sistemin birer mezhebi durumuna gelerek sisteme eklemlenmeleri uygarlığın yarattığı kişilik kördüğümünü çözümleyememelerinden kaynaklıdır. Eski kişiliklerle, kendini kandıran sistemin kölesi durumuna getirilmiş, içerilmiş kadın köleliği ve yaygınlaştırılmış erkek egemenliğiyle sistem karşısında alternatif olunamaz. Eski kadın ve erkek kişilikleriyle yeni toplum ve özgür yaşam inşa edilemez. 

Sistem karşıtı mücadelede başarıya ulaşmak ve özgürlüğü yaşamak istiyorsak öncelikle toplumsal aklın gücünü iyi irdelemeli ve neden toplumun inşa edilmesine ihtiyaç duyulduğuna hakikate yakın bir yaklaşım içerisinde olmalıyız. Kapitalist sistemin güdüleri şahlandırılmış bireyciliği, yarattığı anlam eksikliği, toplumu ahlaktan yoksun bırakmışlığı çözümlenmeden doğru bir sistem karşıtı mücadele yürütülemez. Gerçekleştirilen toplum çözümlemelerinde komünal değerlerin ana kök hücre olarak ele alınıp güncelleştirilmesinde sorunlar yaşanmaktadır. Hatta 20. yüzyılın başlangıcından itibaren ilk komünal örgütlenmeler ve uygarlık karşısında direniş odakları olan etnisite ve kabileler gerçekleştirilen toplum çözümlemelerinin dışında tutulmuştur. Etnisite ve kabilelerde olan bu uygarlık karşıtı direnişçi öz Marxsizm dâhil görmezden gelinmiş, sadece görmezden gelinmekle sınırlı kalınmamış ilkel ve geri bir form olarak değerlendirilmiştir. Oysaki bir bilginin doğruluğu toplumsallığıyla ölçülür. Bilgi yapılanmaları ve pozitif bilimlerde toplumsallıktan kopulduğu ve toplumun hakikati dikkate alınmadığından bu kadar çılgınlık yaşanmaktadır. Bir de toplumun tüm direniş odakları mücadele gücü olarak esas alınmadığı kadar sadece bir sınıfın özneleştirilmesi de yaşanmıştır. Proleterya diktatörlüğü yoluyla sınıf iktidarını hedef alan, bunu diğer sınıfları yok etme temeline dayandıran, bunun için politik amaçlarını geliştirmede savaşı ve zoru kutsayarak ilerici rol atfeden ve temel mücadele yöntemi olarak gören sonuçta kendi devletini kurarak özgürlüğü yaşayacağını sanan bu hareketler sonuçsuz kaldılarsa bunun temel nedeni egemen zihniyetin yarattığı eril etkilerin özgürlük mücadelesi yürütenler adına kabulüdür. Gerçekleşen sınıf demokrasisi adına sınıf diktatörlüğüdür. Sınıf demokrasisi adı altında gerçekleşen ise özünde devlet iktidarıdır. Pratikleşen sosyalizm bunun en çarpıcı örneğini teşkil etmektedir. Yine tarihe düz çizgisel ve zorunlu ilerlemeci yaklaşımla toplumsal sistemleri kaçınılmaz sonuçlar olarak değerlendirmek sınıf demokrasiciliği adına sınıf diktatörlüğünü hangi sınıf adına olursa olsun esas almak en temel yanılgılardandır. Yaşasın işçiler demek aynı zamanda yaşasın burjuvalar, yaşasın efendiler demektir. Özgürlüğün olduğu yerde kölelere, serflere, işçilere yer yoktur. İşçi sınıfını özneleştirme ve temel mücadele dinamiği olarak ele alma, kutsallık atfetme sonuç almanın önüne geçmiştir. İşçi sınıfı sayısı arttıkça yozlaşmış, işçi sınıfının burjuvaziyle uzlaşması yaşanmıştır. Hatta bu durum işçi sınıfının burjuvalaşması olarak tanımlanmıştır. Bir de sınıflaşmanın her türlüsüne karşı olmak gerekir. Sınıflaşmanın kendisi toplumsal doğaya aykırıdır. Sistem karşıtı mücadeleler bu sınıfları övmekten, devrimci rol atfetmekten ziyade toplumsal doğanın özüne uymayan her türden sınıflaşmaya karşı olmalıdır.

Sistem karşıtı hareketlere yönelik incelemeler, araştırmalar sonucunda açığa çıkan tüm eksikliklere, bu hareketlerin sorunlarına rağmen sistemin kendini rahatça yaşatması önünde engel oldukları, mücadeleleriyle direniş mirasını sahiplendikleri ve dünyada uygarlık karşıtı mücadele yürüten güçlere moral, güç ve esin kaynağı oldukları inkar edilmemelidir. Özellikle 1968 devrimci gençlik hareketliliği kendisiyle, bir ruh, eylem, uygarlık sisteminin yaşam tarzı karşısında öfke yaratmıştır. Ancak pratikleşen sosyalizmin, toplumsal ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin ömürlerinin çok uzun süreli olmayışı, sisteme eklemlenmeleri, sistem karşısında mücadele yürüten hem hareketlerde hem de bireylerde olumsuz etkilere yol açmıştır. Özgürlük mücadelesi yürüten güçler ve bireyler başarıya dair inançlarını yitirmeye, özgürlüğe ulaşacaklarına dair güvensizleşmeye ve kapitalist sistem karşısında yenilgiyi kabul etmeye başlamışlardır. Aslında burada derin bir çözümleme ihtiyacı kendisini dayatmaktadır. Yaşanan bu durumlar, bu hareketler her ne kadar farklı amaçlarla yola çıksalar da eksik tespitlerinden, ideolojik argümanlarını derinleştirememelerinden ve en önemlisi de kendilerini liberalizmin ve modernitenin ağlarından kurtaramamalarından kaynaklanmaktadır. Burada liberalizmin uyguladığı tarzları ve kullandığı yöntemleri irdelemek önem arz etmektedir. Liberalizm bir yandan sağ liberalizmle muhafazakârları pasifize ederek liberalizmin içine yerleştirirken-liberaliçileştirirken- diğer yandan sol liberalizmle eşitlik, özgürlük, adaletten bahsederek kendi gölgesinde bırakmıştır. Liberalizm kendi ideolojik hegemonyasını 19 ve 20. yüzyıldaki sistem karşıtı güçleri kendi yedeğine alarak kurmuştur. Bu hareketleri sadece kendi yedeğine almamış liberalizme eklemlemiştir. Zira sistem karşıtı hareketlerin yaşadıkları sorunları çözümlemeye çalışırken bu güçleri daha yakından tanımak gerekmektedir. Bu güçlerin entelektüel, ahlaki ve politik olarak kendilerini yeni bir formülasyona kavuşturmalarına ihtiyaç vardır. Liberalizm bu yöntemleri kullanırken kapitalist modernite de kapitalist modern sisteme yönelik ilk tespitleri geliştiren bunu büyük bir mücadele utkusuna dönüştüren bilimsel sosyalizm adlı ilk sistem karşıtı harekete karşı savaşım içerisinde olmuştur. Sistem karşıtı hareketlerin ilki olan bilimsel sosyalizm kendisini kısa bir süre içerisinde kapitalizmi tehdit eden büyük bir risk durumuna getirmiştir. Eksiklikleri, yanlışlıkları olsa da dünyanın her yanındaki ezilenler için direniş örneği olmuştur. Yine pratikleşen sosyalizm ezilen halkların ve sınıfların hayallerinin ve ütopyalarının gerçekleşmesi olarak değerlendirilmiştir. Bu süreçler içerisinde sayısız kahramanlar yaşamış, direnmiş, inandıkları doğrular uğruna kavgayı ve ölümü göze almıştır. Adeta ölüme koşarak gitmişlerdir. Ancak bu kadar direnişe, yaşanan şahadetlere ve kahramanlıklara rağmen talihsizlik moderniteyi çözememelerinden ve bu sistemden tam olarak kopamamalarından kaynaklanmaktadır. Yine de özgürlük mücadelelerinde güç alınan temel kaynak olmuşlar ve olmaya da devam edeceklerdir. Hiçbir biçimde, hiçbir güç sistem karşıtı mücadele yürüten hareketlerin özsel değerlerini heba edemez. Nitekim 1789 Fransız devrimi ve 17 Ekim devrimi etkisinde tüm dünyaya yayılan özgürlükçü hareketler bütünlüklü bir biçimde olmasa da kapitalist moderniteyi aşma amacını taşımışlardır. Alternatif sistem yaratma iddiasında olan bu hareketler varolan sistemle yoğun çelişkiler yaşamışlar ancak kapitalist modernitenin ideolojik, siyasi, politik, ahlaki ve entelektüel saldırıları her geçen gün daha da artmıştır. Özgürlükçü tüm hareketleri kendine eklemek ve pasifize etmek amaçlı kısa ve uzun vadeli planlar geliştirmiştir. Bütün yönleriyle komple bir gerçekliğe sahip olan bu saldırılar karşısında elbette ki sistem karşıtı hareketlerin yeniden bir analize tabi tutulması, irdelenmesi ve daha derinlikli, radikal bir biçimde ayrıntılarda ele alınmasının gerekliliği kendini yakıcı bir biçimde dayatmaktadır.  

Zaten 1848 devriminden itibaren Marksizme ve bilimsel sosyalizme bağlanmış birçok akım ve hareket 1970 ve 1975’lerden sonraki süreçte eski gücünü ve itibarını yitirmeye başlamıştır. Bu yıllardan itibaren hem kapitalist moderniteye hem de pratikleşen sosyalizmin çeşitli örneklerine karşı derin tepkiler ve inançsızlıklar gelişmiş bununla beraber feminizme, ekolojiye, sivil toplum örgütlerine ilgi gelişmiştir. “Kadın ve çevre sorunlarına ilişkin hareketlerin moderniteyi aşmadan amaçlarına tutarlı olarak yürümeleri mümkün değildir. Kendilerini demokratik toplum hareketinin bütünlüğüne bağlamaları tutarlılık ve başarı için şarttır. Eski reel sosyalist süreçlerin ürünleri olan sol hareketlerin iktidar odaklı olmaktan çıkıp demokratik odaklı örgütlenmelere dönüşmeleri doğru çıkış yolu olacaktır. Sendikal ve partisel hareketlerini dar ekonomizmden kurtarıp demokratik toplumsal hareketlerin bütünlüğüne bağlamaları çıkış yapmaları ve başarılı olmalarının gereğidir. Diğer gelenekselci, kültüralist, yerel, bölgesel ve ulusal hareketlerin yaşadıkları sorunların çözüm yolu olarak modernitenin değişik kavram, kuram ve kurumlarına odaklı yapılanmalarını ve hakikat ifadelerini değiştirmeleri, demokratik modernitenin kuramsal ve yapısal unsurlarıyla bütünleşmeleri çıkış ve başarıları için şarttır. Yeni enternasyonalizm ancak kapitalist moderniteyi, özellikle ulus-devleti aştıkça mümkün olacaktır. Sistem karşıtı her ideolojik, politik, ekonomik faaliyet bu çalışmaları esas alarak gelişmesini başarıyla sürdürebilir. Sosyal bilim çalışmalarının temel bilimleri akademiya ve enstitü kurumları olarak inşa edilebilir. Bu kurumlar ihtiyaca göre her türlü toplumsal ilişki alanında kurulabilir. İdeolojik akım kurumsal süreçten geçen bilgilerin toplumsal alanlara uyarlanma faaliyeti olarak tanımlanabilir. Ortadoğu kültüründe zengin bir tecrübe mirasına sahiptir. Dinlerin ilk yayılış dönemleri, tarikat ve mezhep inşaları, bu çalışmaları yansıtır. Günümüz sivil toplumunu da bu çalışmaların eksik de olsa bir örneği saymak mümkündür. Önemli bir sivil toplum hareketi olan feminizm, esasta ideolojik akımdır. Bilimsel temele dayanmak durumundadır. Fakat kadın üzerindeki muazzam ağırlıktaki hiyerarşi, iktidar ve devlet gücünü arkasına alan erkek egemen cinsiyetçi toplumu çözümleme ve çözme modellerini sunma ve bu çabayı yaşamlarıyla somutlaştırmada güçsüzlük ve başarısızlıkla sıkça karşılaşmaktalar. Özgür kadın militanlığı olağanüstü kişilikler olmadan başarıyı zor yakalar. Sınırlı başarıları da cinsiyetçi toplumun günlük ve çok kapsamlı yönelişleriyle asimile edilir. Yine de kadın özgürlüğü eksenli ideolojik, politik, ekonomik komünlerin oluşumu ve pratiği vazgeçilmezdir.”

Kadın özgürlük mücadelesi bu gerçeklerden yola çıkarak sistem karşısında en derinlikli eleştirileri ve mücadeleyi geliştirecek olan uygarlık karşıtı bir harekete kavuşmak durumundadır. Aslında yaptığımız tüm değerlendirmeler ışığında ulaştığımız en önemli sonuç şimdiye kadar geliştirilen sistem karşıtı hareketlerin erkek hareketleri olarak kalmalarıdır. Buradan kadının bu örgütlenmeler içerisinde yer almadığı sonucu çıkarılmamalıdır. Bu sistem karşıtı hareketler içerisinde de kadın arkadaşlar yer almış hatta büyük direnişler ve kahramanlıklar sergilemişlerdir. Ancak kendilerine ait bir ideoloji, eril düşüncelerden sıyrılmış bağımsız bir bakış açısı ve özgün örgütlülüklerini güçlü oluşturamama durumlarını yaşamışlardır. Kadının içerisinde aktif olarak kendi özgür kimliği ve iradesiyle yer almadığı bir hareket gerçek anlamda sistem karşıtı olamaz.

Modernist paradigma en fazla da toplumsal kimliklere yönelmektedir

Yine kadın örgütlenmelerini incelediğimizde de kadın özgürlük mücadelesinin temelini 18. Yüzyıla dayandırmak mümkündür. 18. Yüzyıldan itibaren oldukça dinamik, canlı bir kadın hareketliliği tarihi mevcuttur. Kapitalist modern sistem içerisinde kadın tüm hücrelerine kadar sömürü nesnesi durumuna gelmiş, bedeni, ruhu ve fiziğiyle tutsaklaşmıştır. Erkek egemenlikli uygarlık bunu yaşamın tüm alanında ilmek ilmek örmüştür. Yürütülen oy hakkı, seçme ve seçilme hakkı gibi hukuki eşitliği sağlayacak amaçlarla hareket edilmiş bu mücadele amaçlarıyla belirli sonuçlara ulaşılsa da bunlar kadının özgürlüğünü sağlayacak muhtevaya sahip değildir. Bu mücadelelerin önemi inkar edilmezken sistem içileşmekten kurtulunamayacak taleplerle sınırlı kalmıştır. Sonuçta feminizm ve kadın mücadelesi reformist kadın faaliyetleri olarak sistem karşıtı hareketler içerisinde yerini almıştır. Bu yönleriyle feminizm ve kadın mücadelesi ne moderniteyi aşabilmiş ne de toplumsal bir alternatif oluşturabilmiştir. Dolayısıyla kadın mücadelesi yürüten güçlerin uygarlığı kapsamlı çözümlemek kadar güçlü eleştirisini geliştirmeleri ve alternatiflerini yaşam ve toplum projeleri biçiminde ortaya koyması gerekmektedir. Kadın özgürlük mücadelesi yürüten hareketler için erkek egemenlikli sistem karşısında kadın sisteminin anlayışlarını ve uygulamalarını geliştirmek kadar bunu entelektüel, ahlaki ve politik alanda da yaşamsallaştırmak en temel görev olarak güncelliğini korumaktadır.

Yine sistem karşıtı hareketliliği geliştirirken elit bir kesimle, sistemin eğitiminden geçmiş aydın kesimlerle sınırlı kalmaması oldukça önemlidir. Sistem karşıtı hareketlilik toplumun çoğunluğunu kapsamadan kendisini toplumsallaştırmadan başarıya ulaşamaz. Şu unutulmamalıdır ki kapitalist modern sistemde kendini rahat yaşatabilen, busistemden çıkarı olan sadece dar bir kesimdir bunun dışında kalan tüm kesimler aslında sisteme muhalif güçlerdir. Sistem karşıtı hareketlerin toplumun tüm kesimlerini kucaklaması, dışlamaması ve modernitenin etkileriyle nesne, yığın ve sürü gibi yaklaşımları aşması gerekmektedir. Tüm bunlar modernist paradigmanın ideolojik etkilerinin ürünüdür. Modernist paradigma en fazla da toplumsal kimliklere yönelmektedir. Bu ideolojik hegemonya geliştirilirken kullanılan en temel silahlar dincilik, milliyetçilik, cinsiyetçilik ve pozitivist bilimciliktir. Toplumun ahlakı ve vicdanını dincilik yoluyla, ulus devlet anlayışını milliyetçilikle, hakikati pozitivist bilimcilikle perdelemektedir.  Tabii ki salt perdelemekle kalmamakta tümüyle denetim altında tutmaktadır. Bu üç sacayağını da temelde cinsiyetçiliği kullanarak yaşamsal kılmaktadır. Cinsiyetçi ideoloji tüm ideolojilerin temelidir. Kadını sürekli olarak sisteme eklemlemenin yol ve yöntemlerini aramak erkeğin de erkekliğini şahlandırmak, iktidarından vazgeçmemesi için çalıştırmak sistemin kullandığı en temel yöntemlerdir. Bu cinsiyetçi ideolojinin oluşturduğu hegemonyaya karşı kadının kurtuluş mücadelesini yürüten tüm sistem karşıtı güçler birlik olmalı, biri kendini bir diğerinden üstün görmemeli, farklılıklar zenginlik gerekçesi haline getirilmeli ve böylelikle bu erkek uygarlığı alt edilmelidir. Sisteme en derinden muhaliflikleri olan güç kadındır. Sınıfı, ulusu, yaşı, rengi ne olursa olsun her kadın sistem karşıtıdır. Bu nedenle aslında erkek egemenlikli sisteminde korktuğu en büyük güç kadın potansiyelidir. Gelişecek olan özgür kadın hareketliliği erkek sistemini kökünden sarsacak ve özgürlüğü yaratacaktır.  Tek bir cümleyle özetleyecek olursak kadın olmak demek sistem karşıtı olmak demektir.

Şerda Mazlum Gabar