ANLAM DERYASINA DALMAK

 Beritan CUDÎ

anlamAnlamak her zaman için yaşamımızda en çok işlenen ve günlük yaşantımızda en çok bahsi geçen bir kavram olmuştur. Özellikle devrimci yaşantımızda.

 Şöyle bir baktığımızda bu kelimeyi

ne kadar çokça kullandığımızı daha iyi fark ederiz. Eğer sıralarsak; “yaşananlara anlam verilmeli, artık bazı şeyleri anlamalısın, anlam olmadan bir şeylerin farkına varamazsın, anlamsız yaşam yaşanılır sayılmaz” diye anlam üzerine birçok şey duyarız. Peki nedir anlamak? Bunun özünü nasıl dokuyacağız? Bu mucizevi kelimeyi nasıl algılayıp yaşamın baş tacı haline getireceğiz? Veya her şey anlam ile kazanılabilinir mi? vb. birçok soruyu sorabilirsin… Bu konuda son sorudan başlayıp cevaplamak istiyorum. Yani her şeyin anlamla kazanılıp kazanılmayacağı meselesi. Doğrudur belki sadece anlamla ve anlamak ile kazanamazsın ama en azından kazanmanın da, yaşamla bütünleşmenin de, hakikate varmanın da başlangıcının anlam yolundan geçtiğini rahatlıkla belirtebiliriz. Yani anlam olmadan yola çıkmak amaçsız dolanmak veya sağa-sola savrulmak olur. Onun için anlam yola çıkmadan önce, hatta yol boyunca alacağın temel gıdan ve vazgeçilmez bir doğrultun olacaktır. Büyük amaçlara anlamla erişildiği gibi büyük savaşlar da anlam ile kazanılır. Yani insanı amaca iten temel şey anlam olduğu gibi aynı zamanda insanı amacında yücelten ve amacını başarıyla taçlandıran temel nokta yine anlam oluyor. Yani etkisi bu kadar büyük bir olgudan bahsediyoruz.

 

 

 

O halde nedir anlam? Sanırsam bu meseleye değişik boyutlardan bakmak bu konuya daha çok derinlik kazandıracaktır. Yaşamsal olarak herhangi bir gerçeği yürekten hissetmek ve ona göre kendine bir yön belirlemek olarak tarif edelim. Edebi olarak buna; gerçeğe erişimin heyecanı ve yürek kıpırtıları diyelim. Felsefi olarak; algı ile olgu arasında gerçeğe yakın bağı kurmaktır. Bilimsel olarak ise edinilen bilgilerin yönlenmesi ile yaşananları tahlil etme, ders çıkarma olarak yorumlayalım. Ne olursa olsun demek ki anlamın yaşamla çok sıkı bir ilişkisi var, hatta bundan da öte anlam olmadan yaşam olmaz demeye kadar işi götürebiliriz.

Ancak anlam gücüne erişmek için bazı esaslar gerekir. Bu olguya öyle birden bire, kendiliğinden ve istenildiği gibi ulaşılamıyor. Her şeyden önce hissetme gibi kutsal bir olgunun anlamın kapıldığı en çekici bir çağrı olduğunu bilmeliyiz. Onun için sıralarsak hissetmek anlam için birinci koşul oluyor. Bunun yaşamsal formülü ise ruhun dolup taşması oluyor. İnsan bir gerçeği yüreğinden hissederse çok fazla bilgi edinmeye de gerek kalmıyor. Ama tersi olduğunda; birçok şeyi bilip yüreğinde hissetmiyorsa o zaman hakikati savunmak için yeterince yönlenemez. Bu konuda bir filozofun dediği gibi “bir yüreğe bir doğru giremiyorsa o kafaya bin filozof da girse o yine anlayamaz.” O halde yürekten hissetme anlam serüveninin temel kriteri oluyor. Hissetmek için sadece görüntüde olanlar yetmiyor. Görüntüler tek başına aldatıcı olurken onun ardındaki gerçeklik ise ancak hissetmekle gerçek anlamına kavuşabilir. Anlam verince hiçbir şey yararsız, faydasız, boş ve öylesine değildir. Her şey olması gereken yerdedir ve her şey bir şeylerin sonucunu çağrıştırır. Demek ki sadece görmek yetmiyor. Bunu sade bir biçimde Réber APO ifade ediyor; “Görmek anlam verebilmektir.” İçinde yaşadığımız bu savaş ortamında bile anlam hissi ile yürüdüğümüzü unutmayalım. Anlamak için Kürdistan’da şu an her şey bizi müthiş çağırıyor. Ülkesizlik bizi çağırıyor, soykırım dayatmaları bizi çağırıyor, anaların feryatları, çocukların çalınan hayalleri ve intihar eşiğindeki kadınların acıları, her şey ama her şey bizi çağırıyor. Bunlar karşısında ruhunda fırtınalar esmeyen elbette ki anlam gücüne erişemez. Bunca çağrının ortasında kalıp da bu sesleri duymamayı ancak körelmiş ve köhnemiş ruh ile açıklayabiliriz. Çünkü bütün bu gerçeklikler bizi müthiş bir anlama istemine itiyor. Eğer ki bu çağrılara kayıtsız kalıyorsak bu durum insanın kendisini doğanın, ülkenin, toplumun veya ananın hayırsız evlat kategorisine koyar, ki sanırsak birazcık da olsa anlamla tanışmış hiç kimse kendine bunu yakıştırmaz. Anlamak için büyük bir gönül duyarlılığı lazım. Bu konularda anlamlı bakılmadığında Önderliğin ciddi eleştirileri gelişiyor. “Bakma eksikliği var sizde, yüreğiniz büyük duymuyor. Öğrenmek için her şey o kadar yakıcı ki” diye bizleri eleştiriyor. Aynı şekilde Önderlik toprağı duyumsama üzerine o kadar güzel yazıyor ki orada hemen anlam olmadan toprakla bütünleşilemeyeceği anlaşılıyor. “Toprağın dilinden anlamıyorsunuz. Toprağın dilinden müthiş bir yabancılık var. Romanlaştırmazsak yazık olur en büyük ilim toprağı okumaktır” derken yine çağrıların müthiş etkisine kulak vermemizi vurguluyor. Aslında bir bütünen baktığımızda anlam veremeyince insan olarak nasıl kaybettiğimizi daha iyi görüyoruz. Çünkü anlamsızlıkta çağrılar budanır, haksızlıklar normalleşir ve hakikat yitirilir. Sonuçta her şeye es geçilip gözler boşlukta dolanır. Bu konuda geçmişine ve bugününe hakkını vermeyen, anlam kazandırmayan nihilistler sanırsam konumuz açısından en can alıcı örneği teşkil ederler. Geçmişi bir çorap söküğü gibi sökmek isteyen nihilizm, aslında bugünden de, geleceğinden de koptuğunu unutmamalıdır. Çünkü tarihi hissetmezsek bugüne de, yaşanılanlara da büyük anlamlar biçemeyiz.

Hissetmeyle bağlantılı olarak anlamak için büyük bir vicdan da gerekir. Her zaman için anlam gerçekliğinde vicdan deryası çalkalanır. Gerçekler karşısında vicdan insanın duyarlı ruhu oluyor. Acılar ve haksızlıklar karşısında kayıtsız kalmamak, aynı hissi yaşamak vicdanın şekillendiği zemin oluyor. Onun için vicdan insanı müthiş savaşçı ve gözü kara kılıyor. Tabii vicdanla bağlantılı olarak güçlü olmak gerekir. Her ne kadar vicdan anlamak için çok gerekli bir şey olsa da maalesef hayat tecrübemiz bize gösterdi ki vicdan tek başına anlamlı gerçeği yaratma gücünde değildir. Hatta çoğu zaman vicdanlı olunmasına rağmen insanların kendi vicdanlarının dışına çıktığı da görülmüştür. Çünkü güç olmadığında vicdan kendi başına bazen sahibini ağrıtmaktan ve acı çektirmekten öteye gidemez. Bir düşünürün dediği gibi “vicdan zayıf bir yargıçtır ve güçsüzlük onun karar yolunda bekler” yani güçlü olunmadığında aynı şeyleri paylaşan bir empati gelişir ama donanımlı olununca bu birliktelik daha sonuç alıcı bir gerçeğe ulaşır. Acıyı ancak anlam iksiri çözebilir ve anlamla acılardan güçlenme olgusu açığa çıkabilir.

Üçüncüsü; anlam bilinçle gelişecek bir durum. İnsan doğası her zaman için merak ederek ve mana vererek yaşamayı esas almıştır. Bu merak ve öğrenme istemi arayış geliştirdi. Arayışlar ise buluşa, buluş maddi- manevi edinime, edinim tecrübeye, tecrübe bilince dönüştü. Tabii bu serüvenin ha diye gelişen kolay bir hikayesi olmadı. Bilinç elde etmenin zorluğu vardı. Ve hayatı pahasına edinilen bilinç yine hayatı pahasına korunmaya çalışıldı. Tabii konumuzla bağlantılı olarak ele alırsak bu bilincin anlam ile elde edildiği gibi yine anlamla korunduğunu unutmamalıyız. Anlamlılığı en üst derecede açıklayanlar peygamberler, filozoflar ve toplumsal önderler oldular. Ve her bir anlam savaşı çok çetin sahnelere tanık oldu. Sonuçta anlamın yarattığı bilinç ve o bilinci koruma aşkı büyük iradeyi açığa çıkardı. Böylece anlayan kişide yılmayan ve dinmeyen bir gücün oluştuğunu tüm tarih boyunca elde edilen, açığa çıkan örnekler kanıtlamaktadır. Bu gerçeğin önemli bir göstergesi oldu. Sonuçta bakıyoruz ki anlamın derinliği büyük sezgisel güçte, yüceliği ise insanı kucaklayan bilinçte gizlidir.

Dördüncüsü; anlam özgürlükle yakın durmalı. Hatta daha da öte anlam özgürlükle içi içe olmalı. Yoksa kendine göre, herkesin herhangi bir konuya başka anlamlar ve anlayışlar biçmesi belki de anlam adına anlama vurulacak en büyük bir darbe olur. Anlamak özgürlüğe ulaşmak için bir basamak değil her basamağa ulaşmada bir ön koşuldur. Yani yaşamak için bir başlangıçtır. Her şeyden önce özgür olabilmek için kendi farkına varıp, gücünü-güçsüzlüğünü bilip ona göre yapacaklarını belirlemek gerekir. Bütün bunlar ancak anlam formülü ile çözülebilir. Özgürlük süzgeci anlamı gerçekçi kılar, anlam süzgeci ise özgürlüğü daha derin, dirayetli ve iradeli kılar. Anlam doğallık kıvamında tomurcuklanır. Bugüne anlam ekersen gelecekte anlam biçersin. Anlamak güzel olan her bir şeye bakmak, sevmek, ulaşmak ve yaşamsallaştırmaktır. Anlam içimizde hapsolmuş baharı dışa taşırma, ona tomurcuklar bahşetme halidir. Bunu başaran kişi zaten anlamsal olarak özgürleşmeye baş koymuş, özgürlük yolunda koşar adım yürüyen kişidir.

Beşincisi; anlamın eylemle veya uygulamayla bağlantısı var. Anlamak gerçeğe dönüşen zahmetli, engelli ve çetrefilli yol kıvrımlarında yürüme gücünü kendinde bulabilmektir. Bir gerçek uygulandığı müddetçe ve yaşam buldukça gerçek anlamına kavuşabilir yoksa sadece taslak düzeyindeki, uygulanmayan düşünceler ne kadar anlamlı olsa da ancak ve ancak anlamlı hayaller olabilir. Bu konuda “anlamak uygulamaktır” perspektifini Rêber APO bize çoktandır sunmuş. Çünkü uygulamak anladığının sende yaratığı etkiyi gösterir veya anlamın insanda yarattığı gücü ele verir. Anlamanın sadece dile getirme olmadığını, bunun uygulamayla direkt bağlantısı olduğunu günlük yaşantımızdaki gerçeklikler bize hep göstermiştir. Bazen anlayan kişiler anladığını büyük bir ağır başlılıkla karşılar ve dilsiz bir ritüel gibi sadece ve sadece anladığına ibadet etmekle yetinirler. Yani anladığını pratik olarak sergilerler. İçsel düşünce yüreğindeki hakikatle buluşup sende yaptırıcı bir güç oluşturuyorsa demek ki anlamışsın. “Her bilgi içinde eylem yoksa anlamsızdır her eylem içinde sevgi yoksa o yine anlamsızdır”, anlam paylaşıldıkça güzelleşir ve gürbüzleşir.

Bir bütün olarak baktığımızda anlamın hakikatle bağlantısı çıkıyor önümüze. Anlamın hakikatle bağlantısı müthiştir. Hatta savunmalardan “anlam hakikatin potansiyelidir” alıntısını yapsak bu durum daha iyi anlaşılır olur. Çünkü hissetme, bilinçlenme, vicdani boyut, özgürlüğe yakın oluş ve uygulama yetisi gibi olguları anlama ulaşmanın boyutları olarak sıraladığımızda, bu değerli öğelerin hakikat yolunun da vazgeçilmez öğeleri olduğunun farkına varırız. Bu yönüyle anlam olgusu tek başına hakikatin bir sonucu değildir. Aslında biri diğeri olmadan hayat bulmayan varlıkları ve yaşama şansları birbirine bağlı-bağıntılı iki olgudur. Demek ki anlam hakikatle işlenmiş, hakikate bezenmiş ve onunla iç içe ilerleyen bir içeriğe sahip. Anlam hakikatle bağlantılı olduğundan bir öz kazanır. Asil ve özden gelen bir doğrultuya sahip olur. Öyle biçimsel, sahte, yapmacık, özentili ve kaprisli hallere kimse prim vermeyeceği gibi hakikatin yitirilmişliğini ele veren bu en kaba ve kabul görülmez noktaların elbette anlamla bir alakası da olamaz. Daha doğrusu kimsenin bunlara anlam vermeyeceği açıktır. Anlamsız bakan gözler çok çirkin bakar ya da bakışını kaçırır, görülmesini istemez. Anlamla bakan dolaysız, yalın ve keskin bakar. Gözlerindeki berraklık içindeki hakikatin seslenişi olur. Onun için hakikat yoluna baş koymayanların anlamın kenarından geçemeyeceği gayet açıktır.

Aslında her şeye ne anlam verirsen o anlama gelir. Onun için anlamın bir ölçüsü, kıvamı ve bazı kıstasları olmalı. Çünkü anlamı öyle belirsiz, her tarafa çekiştirilen, karmaşık bir hale koyamayız. Bazı olaylar ve kişilere baktığımızda “anlaşılmak isteniyorum” dediğinde bile olduğu gibi kabullenilmek veya kendi yaşadıklarını meşrulaştırmak ister gibidirler. Tabii ki kişiyi anlamak onu olduğu gibi ele alıp, olduğu gibi kabul etmek değildir. Çok sıradan, bıkkın, gerekçeli ve yüzeysel ise, ayrıca güzelliklerle donanmayıp, güçlü durmuyorsa onun neyine anlam verilecektir? Şayet bunlara anlam verilirse bu yaklaşım kişinin gerçekliğine ve yapacaklarına veya kişinin gücüne karşı bir hakaret gibi durur. Anlamayanlar küçük hesaplar içinde erimekten kurtulamazlar. En büyük savaşın anlam savaşı olduğunu, biraz da olsa anlam yoluna girenlerin yaşadıkları müthiş değişimlerden anlıyoruz. Yoksa eğer ruhun ölü, gözlerin donuk veya yüreğin çarpmıyorsa nasıl anlam deryasında kulaç atabilirsin. Oysaki insanın ruhu dinmek bilmeyen bir coşkunluğa kapıldığında gönlü çiçekten çiçeğe konmak, göğün engin maviliğinde kuşlarla uçmak, oradan denizin derinliklerine dalıp çeşit çeşit hazineleri keşfetmek ve yeryüzündeki harabelerin arasında dolaşarak tarihi duyumsamak isterse demek ki yaşama, evrene bir şuur içinde bakıyordur.

Bütün bu değindiklerimize baktığımızda en büyük anlam savaşımını Önderliğin verdiğini görüyoruz. Doğal olarak Önderliğe yakınlaşmak anlama kavuşmak demek oluyor. Önderliği anlarken özgürlük soluyor, sevgiye ulaşıyor, öz alıyor ve adalet kuşanıyoruz. Anlarken kendimizi biliyor ve kendimizin oluyoruz. Anladıkça varız biz ve anladıkça esaretin ve çarmıhların hikayesini söylencede bırakırız. Anlamın gözlerinde ışık belirir ve gerçekler okunur. Çağımızın öz suyu olan nasıl yaşamalı öğretisi kanatlanmış gerçek olarak önümüzde belirirken ve anlam çırpan kanatlarında bizi sarıp sarmalar iken anlam doruğundan bakacağımız başka bir yer mi olur?