Komünal ruhu yitirmek, kendi celladı olmaktır

FİDAN NURHAK

fidannurhak-komunal-degerlerSon iki yüzyılın en büyük kaybı Kürdistan insanında kendi varlığına, komünal yaşam anlayışına ve bir arada yaşama inancına karşı güvensizliğin yaşanmasıdır. İsyanların yenilgiye uğraması bir süre suskunluğu getirse de yeniden bir isyanı getirmiş ve ardı ardına yaşanan yenilgiler de yeni nesilde toplumsallığına, toplum ve birey olarak varlığına, Kürt komünalitesine karşı inancı zayıflatmış ve akabinde de yaşam anlayışının zayıflamasına, renksizleşmesine ve sömürgeci ulus devletlerin kıskacında bir soykırımın nesnesi konumuna düşmeye yol açmıştır.

 

Kürdistan toplumsallığı, komünal değerleri ve kültürel özellikleri, en büyük darbeleri ulus devlet anlayışıyla birlikte almıştır. En büyük yaralar bu dönemde açılmıştır. Toplumsal yarılmanın en büyüğü bu dönemde oluşmuştur. Binyıllara rağmen kendiliğini koruyan Kürt etnisitesinde derin asimilasyonlar ve soykırım uygulamaları bu dönemde yoğunlaşmıştır. Ulus devlet sınırlarının Kürt toplumsallığında yarattığı parçalanmışlık kültürel asimilasyonun kapılarını aralarken kültürün her boyutunda derin kayıpları da beraberinde getirmiştir. Başta özgürlük ruhunda yaşanan asimilasyon, komünal değerlerin zayıflaması, şehirleşmenin gelişmesiyle ve endüstriyalizmin hakimiyetiyle birlikte toprağından koparılmayı da getirmiş ve tarihin eski zamanlarında köleleşmeyi kabul etmeyen Kürtler işçileşerek kölelikten beter bir yaşama mecbur kılınmışlardır. İşçileşmenin Kürt halkının belleğinde açtığı yara ulus devlet modernitesinin ilaçlarıyla uyuşturulmaya çalışılması da bir diğer saldırı biçimine dönüşmüştür. İşçileşerek kendisi olmaktan, kendi toprağının bir ürünü olduğu bilincinden kopan insanlarımız az değildir. Meta değeri taşımayan her şeyin yok olduğu, yok sayıldığı sistemin içinde yaşamayı kabullenmekten daha öldürücü ne olabilir ki… Karın tokluğuna dahi denmeyecek bir ücret karşılığında çalışmak zorunda kalan, kiminde çalışacak bir iş dahi bulamayan Kürt insanlarının yaşadığı zorlanmalar komünal kültürden ciddi oranda kopuşları getirmekte, sistemiçileşmenin yarattığı liberal insan tipi de bireyciliği kendi somutunda derinleştirerek komünal ruhunu kapitalist modernitenin cellatlarına teslim etmektedir.

Kapitalist modernitenin en büyük silahı parçalamaktır. Bu bilinen anlamıyla böl-parçala-yönet anlayışını da izah ettiği gibi özünde, bütünlükten kopuşun özgürlükten, kendilik olmaktan kopuş olduğu ve hakikat olmanın uzağına düştüğü anlamındadır. Kürt toplumsallığının parçalanması da şehirleşmeye paralel geliştirilen dar aile ilişkileriyle mümkün olmuştur. İnsanların dar aile sınırlarına hapsedilmesi ve bu sınırlar içinde hane kültürünün bombardımanı altında yaşamak zorunda olmak, yaşam değildir. Günlük-anlık olarak her türlü devlet kurumuyla insanların zihniyetine köleliğin zerk edildiği bir yaşam, kesinlikle Kürt doğalitesiyle kıyaslanabilecek yaşam değildir. Kürdistan’da komünalitenin bir diğer göstergesi de aile içi ilişkilerdir. Kürt bireyinin aile olgusuyla bitirildiği, bunun bir kördüğüm olduğu çözümlemeleri bu konuya ışık tutmaktadır. Kimi zayıf kalmış öğeler dışında bugün Kürdistan ailesinin komünaliteyle ilişkisi kalmamıştır denilebilir. Kürt toplumsallığının göstergesi olan geniş-dar aile ve köy toplumunun ilişkilerine, dinlerin ve kapitalist modernitenin etkisinden sıyrılarak bakmak, kök hücreye dair öğeler aramak önemli sonuçları getirmektedir. Özellikle aile içinde ilişkilerin toplumsal cinsiyetçi kodlarla ifade bulmasının çözümlenmesi önem kazanmaktadır.

Şehirleşmenin getirdiği maddi yaşam sorunlarıyla yaşamın tamamının işgal edilmesi, ilişkileri de bu çembere almakta ve aile içi ilişkiler kesinlikle bir şirket ilişkisine dönüşmektedir. Oysa Kürdistan gerçeğindeki aile bir komün birimi gibi bir yapılanmaya sahiptir. Özellikle köy yaşamında ortaya çıkan bu komünalite ortaklıkları esas alan, karşılıklı birbirinin varlığını demokratik bir anlayışla karşılayan ve yaşamını da bu bütünsellik içinde bir yere yerleştiren birey anlayışı esastır. Bu anlayış, büyük oranda kırılmalara, tahribatlara uğramışsa da tamamen yok olmuştur diyemeyiz. Özellikle aile içinde toplumsal cinsiyetçi hakim sistemin tüm bombardımanlarına, metalaştırmalarına ve kadını parçalamalarına rağmen Kürdistan’ın birçok yerinde babanın anneye seslenirken dile getirdiği “xanim, maliya min…” söylemleri insanların birbirini metalaştırdığı ve özel haneler mantığını büyüttüğü ilişkilere kıyasla çok daha anlamlıdır. Kürtçede xan ve mal sözcüklerinden türetilen bu hitap biçimleri, kesinlikle bizden uzak olmayan, güncel olarak bizlere kendini hissettiren bir yaşam biçimini hatırlatma çabasındadır. Kadının, yaşamın bir bütün olarak yaratıldığı ev, ocak ya da evin kurucusu olarak görüldüğü bir anlayışı ortaya koyan bu sözcükler tabii ki özgür kişiliklerle yaşadığımız ya da toplumsal-ailesel sorunlarımızın tamamını çözdüğümüz anlamına gelmez. Ama komünal demokratik yaşamak isteyen bir toplum için kapitalist modernitenin tüm moralsizliklerine, ahlaksızlıklarına ya da ruhsal-bedensel sömürüleri karşısında bazen bir söz dahi insana umut vermektedir. Bir tek söz geçmişe dair izleri anımsatmakta ve komünalitenin zaten varolduğunu, yaşamın derinliklerinde gizlendiğini, topluma bir narkoz durumu yaşatan hegemon sistemlerin ameliyathanelerinden beynimizi ve yüreğimizi kurtararak yeniden aynı özgür duyumsayışları, anlamlı birliktelikleri yaşayabileceğimizi göstermektedir. Köleci dönemlerin ve kapitalist modernitenin yarattığı ikilemli algılardan bizi kurtaracak kimi şifreleri çözmek, bizleri komünal yaşamın doğallığına götürecek ve Kürt kördüğümünün çözümünde ilham verecektir.

Kürtler, Önder Apo ile ve Kürdistan Özgürlük Hareketi PKK ile hegemonik uygarlıkların tüm baskılarına, yok etme çabalarına rağmen kendi varlıklarını demokratik uygarlık akışına katarak, binlerce yıllık hegemonyalara ve yok olan binlerce etnik kökene rağmen yok olmadılar. Dillerini unutmadılar, her şeye rağmen varolmanın en geri biçimlerinden dönüş anlamında bir tarihsel imkana da kavuştular. Bu imkan, salt yokoluşa gidişin durdurulması değil varlığın anlamlı kılınarak komünal, özgür, demokratik bir yaşama evrilmesidir.

Tarih köktür. “Her bitki kendi kökleri üzerinde yeşerir.” Köküne dayanmayan bir canlı nasıl kendini devam ettiremezse, insan türü de sosyal tarihine dayanmadan özgür ve onurlu yaşam yolunu seçemez. Toplumun kendisi tarihtir. Salt geleceğe bakarak yaşamak mümkün değildir. İnsan ne salt geçmiş anılarla ne de salt gelecek hayallerle yaşayabilir. An’ı anlamak ve anlamlı yaşamak, kendi anlarından çıkabilme hakikatini ve esnek zekasının yaratıcılığını ortaya koyarak mümkün olabilir. Ancak o zaman yönünü hakikat mecrasına verebilir. Anlamak ve tarihle kendimiz arasında köklerimizi sağlamlaştırmak, toplumumuza bunun öncülüğünü yapabilmemizle bağlantılıdır. Ve bu, PKK öncülüğüyle mümkün olmaktadır. Kaybedilen komünal ruhu, demokrasi geleneğini, eşitlik anlayışını, bir arada yaşama ruhunu ve toplumsal özgürlüğü bulma amacıyla ortaya çıkan PKK, yeni demokrasi ve komünalite geleneğini canlandırarak özgür Kürt bireyi ve toplumunu kendi özgür varoluşuyla yaşatmanın öncü gücüdür. Bu anlamda yeni toplumsallığın kuramsallaşmasıdır da diyebiliriz. Hayal ile hakikat arasındaki ince çizgide duran Kürdistan gerçeği de bu yolla bütünleşecek ve yaşamın coşkulu nehirsel akışına kavuşacaktır.