Yeniden doğuşlar yaratmak

BERÎTAN CUDÎ

yenidendoguslar-yaratmak.Tarih boyuca ve tüm toplumsal alanlarda doğuşlar her zaman sancılı olmuştur. Tabii bu sancıların yaratma değerine daha bir değer kattığını da göz ardı edemeyecek kadar hakikatle yüklü olduğumuzu sanıyorum. Hatta öyle ki bazı doğuşların sancılardan öte bedel gerektirdiğini de biliyoruz. Belki de doğuşları görkemli kılan bu sancılar ve bedeller olmuştur. Doğuşlar devindirici ve yenilikçi özellikleriyle çevrelerini daha öte kavşaklarda buluşturur. Doğuşlar toplumu daha üst bir evreye ulaştıran mucizevi bir oluşumdur. Bu tıpkı özgürlük hareketi olarak yeniden ve her alanda yaptığımız doğuşlar gibi olağanüstü bir şeydir. Belki de doğum haberinin her zaman müjdeleyici olması bundandır.

 

Bizim için doğuşlar Rêber Apo’nun kendi açısından aşamalı diye söz ettiği doğuşlara bağlı gelişti. Birincisi anadan, ikincisi özgürlük hareketi olarak varlık kazanmak ve üçüncüsü ise “düşünceler yağmur gibi üzerime yağıyor” dediği İmralı sürecindeki doğuştur. Bunlarla bağlantılı olarak entelektüel, ahlaki ve politik alanda doğuşlar sergilendiği gibi Ortadoğu Rönesans’ı biçiminde sahiplenilen bölgesel doğumlar da gerçekleştirildi. Bir de Kürt halkının ölümüne bağlı olduğu özgürlük temelli doğuşun yanında toplumsal kesimlerde de, inanç gruplarında da doğumlar gerçekleştirilmiştir. Toplumun başat kesimi olan kadınlar hiçbir zaman bu doğumlardan muaf tutulmadı. Ve bugün somutluk kazanan, kadının kendisini yeniden yarattığı doğuştur.

Bu son cümleden yola çıkarak her zaman yeninde doğuşlar yaratan PKK hareketinde kadının doğuşu üzerine bazı düşünceleri paylaşmak istiyorum. Bunu da Rêber Apo’nun belirlediği “kadını sadece biyolojik bir üretim aracına dönüştürmenin sakıncaları” üzerine yoğunlaştıkça ve devamla yaşamın asıl yaratım gücü olan kadını bu en acımasız koşullardan çıkarıp sadece biyolojik değil, tüm toplumsal alanlarda doğurma ve yaratma gücü olması yönündeki perspektiflerinden ilham alarak yazacağım.

Evet, bugünkü dünya koşullarına baktığımızda kadın sadece biyolojik olarak üretim ile yani çocuk dünyaya getirmekle belki fiziki olarak çoğalıyor ama ruhsal anlamda bölünüyor ve düşünsel olarak un ufak oluyor. Çünkü sadece ömür billah küçük bir mekanla sınırlı kalıp çocuk büyütmek onun diğer aktivitelerini tümden öldürüp bir alanda sınırlı kalmasına neden oluyor. Bu onu yapabileceği tüm aktivitelerden mahrum bırakan bir durum haline dönüşüyor. Hele buna bir de imkansızlıklar eklendiğinde yaşam kadın için tam bir kaosa dönüşüyor.

O halde tek başına bu üretim biçiminin çok alkışlanılacak ve yüceltilecek bir yönü yok. Kadın fiziki olarak çoğalınca ruhsal olarak küçülüyor, fiziki olarak üreyince düşünsel olarak üretimsiz kalıyor ve fiziki olarak çeşitlenip büyüyünce yüreği paramparça oluyor. Kuşkusuz burada ananın kutsallığına dil uzatmıyoruz. Ama bu tek biçimli üretim anayı da harap etmekte, yok etmektedir. Çünkü duygusaş ve düşünsel olarak, “acaba çocuğumun başına ne geliyor?” diye zihnini sürekli meşgul oldukça sürekli bir kaygı ve üzüntü ile yaşamak zorunda kalması anayı yıpratan bir faaliyete dönüşüyor. Kadın ve özellikle analar için mevcut sistem tek başına zaten bir tehdit unsurudur. Ana kendi değerlerini ne kadar korumaya çalışırsa çalışsın, sistem sürekli ananın yarattığı değerlere saldırmak isteyecek, elde etmeye çalışacaktır, ki bin yıllardır zaten bunu yapıyor.

Peki, bunca bölen, parçalayan, daraltan bir oluşuma nasıl olur da doğuş diyebiliriz? Çocuklar ve torunlar onun şahsında döllendikçe onun şahsında adını, sanını garantiye aldıklarını sanıyorlar ama aslında bu en kötüsünden bir sonlama oluyor. Hem de trajik sonlanma…

Daha öncesinden Rêber Apo, sanırım ’97 yılının başlarında bir arkadaşın çözümlemesinde dile getirdiği 11 çocuk hayaline karşılık olarak; “siz fiziki olarak soy sürdürüyorsunuz ama toplumsal, siyasal, ideolojik ve askeri olarak soyunuzu söndürüyorsunuz” demişti. Ne güzel bir tanımlama… “soy sürdürme değil, soy söndürme.” Aklıma Aşil’in Troya savaşına giderken annesinin onun için kullandığı sözcükler geliyor; “oğlum sana git ya da kal demiyorum. İki tercihin var. Eğer burada kalırsan evlenir, kız ve erkek çocuklarına sahip olursun. Onların da çocukları olur. Hepsi seni sever ve öldükten sonra da hatırlanırsın. Ama çocukların ve onların çocukları öldüğünde artık tamamen unutulur gidersin. Ama Troya’ya gidersen zafer kazanır, binlerce yıl boyunca kahramanlıkların anlatılır ve dünya adını hep hatırlar.”

Demek Aşil gibi davranmak, sonsuzluğa ulaşmak ve tarihe akmak oluyor. Sonsuzluk zeka üzerinde oluşmalı, güzellikle akmalı ve aktığı yerde değerler yaratmalıdır. Yine en yakın ve yakıcı örnek olarak; Rêber Apo’nun fiziksel olarak bir soyu olmadı ama bugün anlamsal olarak Rêber Apo’nun soyu milyonlarda can buluyor. Bugün “Apo’nun klanı” adıyla tarihsel bir soya imza atılmış. Rêber Apo tek başına bir toplum gibi, tek başına bir ordu gibi çoğaldı ve bu çoğalma ile doğuşlar daha bir anlam kazandı. Söylenenleri tek bir perspektifte somutlaştırırsak Rêber Apo şöyle diyor: “çocuk doğurma, araçsaldır ama diğer doğuşlar amaçsal ve anlamsaldır.” Bu yüzden biz de diyoruz ki, eril zihniyetin kadına bahşettiği bu biricik, tekil ve öznel alana artık dokunmanın zamanı gelmiştir. Örneğin tanrıçanın sadece çocuk doğurdukları için tanrıça olmadıklarını hepimiz biliyoruz. Tanrıça toplumsal alana getirdiği kurallarla ve kazandırdığı değerlerle tanrıça oldu. Yoksa her birinde anlam yüklü olan isimlerinde dağ tanrıçası, ay-yıldız tanrıçası, bugünkü ataerkil zihniyetin bir ön versiyonu olurlardı. Ama durum hiç de öyle değil. Daha sonra Me’leri çalınınca elinde bir tek erkek soyu sürsün diye bu yaşama mahkum olan kadınların artık içlerinde yaşattıkları kutsal yaratım güçleri törpülenmiş oldu. Bundan sonra düşünsel olarak tüm erkekler (toplumsal ve devrim önderleri de dahil) kadını sözde yere göğe sığdırmazken pratik olarak ise yer ile gök arasındaki mesafede hiçbir şekilde kadına rol vermez, hatta dıştalar ve bu yönlü gelişmemesi için tüm bastırmacı yöntemlerini (kaba ve ince baskı) devreye sokar. Artık kadın yaşamın somutunda yoktur. Sadece bir yıldız, ay, çiçek olma statüsünde soyutlaştırılarak kandırılmaya çalışılır.

O halde bu gerçeklik karşısında “ne yapmalı, nereden başlamalı ve nasıl yaşamalı?” soruları ekseninde bir arayışa girelim. Unutmayalım, arayış sahip olmadığın bir şeyi var gücüyle aramaktır. Ve arayışımızın merkezine “yeni doğuşlar ve başka alanlarda doğumlar” adını koyup bununla yönelelim.

Kuşkusuz toplumsal alanlarda başka doğumlar; ideolojik, siyasal ve sırasıyla ekonomik-kültürel-sanatsal ve askeri doğumlar olarak şekillenir. Burada kadının yaratıcı, ince ve vicdanla donan özü, ahlakla örselenmiş kişiliği bu alanlarda doğumlar gerçekleştirirse adeta toplumsal devrim niteliğinde gelişmelere imza atacaktır. Sonucunda ise erkek egemenlikli sistem bu gelişmeler karşısında alaşağı olacaktır. Konu başında Rêber Apo’nun belirtilen perspektifinin devamında; “kadınlar toplumsal alanda yeni doğumlar gerçekleştirdikçe toplumun kadın eksenli paradigmayla ilerlemesi mümkün” diye belirtiyordu. Yani yaşam boydan boya bir bütün olarak kadın rengi ve özüyle donanacak ve bu yönüyle “vahşi toplum insanileşip güzelleşecek” diyor.

Bütün bunları güzel sıralıyoruz da “her alanda doğumlar yapmanın engelleri ve zorlukları yok mu?” diye bir soru dürtüyor bizleri, beyinleri. Var, hem de çok var. Sancıların yarattığı doğuşlar kutsaldır. O doğumlar gerçekleştiği zaman insan inanılmaz bir huzur ile dolup taşmaktadır. Bu doğuşlar gerçekleştikçe kadın yaratıcılığının dondurulduğu ve güzelliğinin mumyalandığı günümüzde kadının düşünsel, felsefik, siyasi, edebi, askeri ve kültürel anlamda gerçekleştirdiği doğumlar elbette onun dondurulan özelliklerinin akışına sebep olacaktır. Kadının kendi özüyle diğer toplumsal alanlarda kendini doğurgan kılması fevkalade gelişmelere yol açacaktır. O halde kadının ruhunu kabartan, düşünsel boyutunu zincirleyip boğduran, duygularını tek yönlü kılan ve psikolojisini bastırıp yönlendiren o dar evcilik alanından çıkarıp kendi öz savunması olarak toplumsal alanlara akışı olmalı. Artık kadınların hayatlarına çekilen kara kalın perdeleri çekmenin zamanı gelmiştir. Güneşli güzel günleri görmek, belki de en çok karanlıkların dehlizlerinde bırakılmış kişilerin hakkı olmaktadır.

Kadınlar yeniden doğuşları yaşadıkları bir yüzyıldan geçmektedir. Bu konuda en büyük emeği verenlerden birisi olan Önder Apo’nun doğuşu esasında kadınların yeniden doğuşudur. Önderlikle birlikte kadınlar yeniden can bulmuş yeniden yaşama sarılmışlardır. Bu yüzden 4 Nisan aynı zamanda kadınların yeniden doğuş günüdür.