Bir Tapınak Geleneği

Jinda Ronahi

 Urfa’daki Göbeklitepe kazılarında açığa çıkan bulgular bilinen tarih yorumlarını çokça değiştirmeye başladığı gibi günlük hayat yorumlarımızı, mutlak doğrularımızı, inandığımız pek çok şeyi gözden geçirmemizi istiyor, bekliyor.  İçinde bulunduğumuz ay itibariyle daha da ilginç ve anlaşılır kılınmayı bekleyen şeyler var gibi… Araştırmacı “Tarım ve hayvancılık bilinmeden ve henüz yerleşik yaşama geçilmeden anıtsal mimari örnekleri veren insanlık…” diye anlatırken insan pek çok soruya takılıp kalıyor. Ve daha da ilginç olan şey (!) tapınak günümüze kadar nasıl kaldı? Tapınağın günümüze kadar kalmasını sağlayan ne biliyor musunuz? Tapınağın üstü toprakla örtülmüş; böylece üç yüz metrelik tepe oluşturulmuş. Peki neden, gerçekten de niye ekmek ve sudan önce tapınak? Neden yerlerini, kendilerini korumaya çalışmadılar da tapınaklarını bu denli korumaya çalıştılar? Bu tapınakların yıllar sonrasına taşınmasını neden bu kadar önemli buldular? Bize, onlardan on iki bin yıl sonra haberdar olanlara ne anlatmak istiyorlardı acaba? Tapınaksız yani inançsız, yani tanrı ya da tanrıçasız yaşanamayacağını anlatmak ister gibiler… Tapınak kolektif bilinci, yani yüksek bilinci ifade ediyor.

 

 

Tapınağın tanımlandığı tarih daha da ilginç; 1994 yılında bir tapınak olduğu anlaşılmış. Kürdistan’da inanç ve iman savaşının en yaman verildiği yıllara denk gelen zaman aralığında umutları ve inançları uğruna savaşan yiğitlere arkadaşlarının kesik kafalarını elinde tutup bir ayağını da zafer edasıyla cenazenin üzerine koyarak fotoğraf çektiren özel timler ders vermeye çalışmaktadır. “İnanmayacak ve aşkla savaşmayacaksınız, aşkla yaşamayacaksınız” deniliyordu bu şekilde. Devlet, inanılmasını istemiyordu ya da kendisinin istediği gibi inanılmasını istiyordu. Ve bu yüzden hunharca öldürmeyi reva görüyordu. Öte yandan devletin bu vahşet ve zulmüne karşı inadına inanca sarılıyordu bir halkın evlatları… Arkeologlar tapınakların ne anlatmak istediğini yıllardır çözmekte zorlanıyorlarmış. Belki de bu topraklara biraz daha dikkatli baksalar daha canlı kanıtlar bulurlar. Bu toprakların insanları neden böyle ölümüne savaşıyorlar diye merak edip sorgulasalar belki de araştırmalarına ışık tutacak verilere ulaşırlar. Büyük ihtimalle o tapınakların oluşturduğu bellek bu coğrafyada yaşamaya devam ediyor. Önder Apo’nun sezgisel olarak farkına vardığı buydu belki de. Bu topraklar hiçbir zaman tapınaksız yaşamadı. İster Göbeklitepe’de dev dikilitaşlarla oluşturulan tapınaklarla olsun, ister Zerdüşt ve ardıllarının gönüllerde kurduğu tapınaklar olsun, ister İsa’nın, Musa’nın ve Muhammed’in kilise, havra ve camilerinde olsun. Adı her yerde ve zamanda farklı farklı olsa da inanç merkezlerinin mutlaka olması gibi bir yaşam diyalektiğinin olduğu bu topraklarda, en inançsız ve imansız insanlar nasıl ortaya çıktı? Bu ayıba nasıl bulaşıldı? Tapınak bilinç ve ruh birlikteliğinin sağlandığı ve zirveleştiği hakikati ifade eder. Peki biz bilincimizi nerede ve ne zaman kaybettik? Ruhumuzu nasıl yitirdik? Bunların cevabı verilmeden Kürdistan’da yaşam haram, yaşam lanetli. İşte Önder Apo’nun fark ettiği yaşamsal hakikat buydu. Gerçekten de kendi abidelerimizi kaybettiğimiz, yitirdiğimiz bir çağda kimsesizliğe yani anıtsızlığa, kıblegâhsızlığa mahkum edilmiş bir toplum olarak en çok da inançlarımıza yani bilincimize yabancıllaştırılmış, uzaklaştırılmıştık. Yani biz kutsallarımızı yitirmiştik. Kutsallarını yitirmiş bir halkın en zavallı fertleri haline gelmiştik ama yine de sönmeyen bir ateş vardı. Elimizden alınmış olsa da halen yanan ateşimiz vardı; bizim olduğunu bilmesek de yanmaya devam eden ve bilinmeyen bir ateş. Önder Apo’nun fark edip egemenlerden çalarak öncelikle kadına ve onun eliyle halka verdiği ateş…

 Haziran en çok bu kutsallıkların ifadesidir. Birisi kendisine bağladığı bombalarıyla bedenini bir öfke seli misali düşmana yöneltmiş bir kadın. Birisi dört duvar içinde, demir sürgülerin ardında bedenini ateşe veren bir kadın. Bir diğeriyse bilinci ve ruhuyla baş edemedikleri için bedeni imha edilmeye çalışılmış bir kadın. Kutsallık bunun neresinde diye soranlar çıkabilir? Yaşamı sadece bulunduğu anla, zamanla anlamaya çalışanlar için pek anlaşılır olmayabilir. Ama “tarih şimdi, şimdi tarihtir” ilkesiyle bakıp incelemeye çalışanlar çok çoook şey görebilirler. Kürdistan’ın evcil kedi misali uysallaştırılmış kadınları nasıl böyle kopartıcı kartallar haline geldi? Bunu yaptıran güç nedir? Tabii ki Önder Apo şahsında dile gelen tüm hakikatlere kavuşmanın kudretidir bu. Zaten kutsallık yaşamsal olana atfedilir. Bu güzel kadınlar Önder Apo’da özyaşam suyumuzu en fazla gören, hisseden kadınlardır. Yaşamın aslına, esasına O’nda varmışlardır. Kaybettiğimiz kutsallığımız olan özgür kadın gerçekliğine bizi kavuşturan abidelerimizdirler. Özgür kadın etrafında örülecek yaşamın yaşanılabilir bir yaşam olduğunun bilincine varmış kadınlar olup ilk tapınakların anlatmak istediğinin dile gelişi olmuş kadınlardır onlar. Her üçünün de haykırışında anlamlı bir yaşam, onurlu bir duruş, özgür mücadele ve zafer vardır. Bu imanlı, inançlı insanın haykırışıdır. Onlar atılması gereken adımı atmış kutsallıkların yaratılmasının önünü açmıştır. Önder Apo bir sembol olarak Zilan arkadaşı “Tanrıça” olarak adlandırdığında; Tanrıça kutsallıklarının gün yüzüne çıktığını bize müjdelemişti aslında ve kendi zamanımızın tapınaklarının oluştuğunu görmemizi istemişti. Bunu da en iyi Semalar ve O’nun ardılı olan Gulanlar anladılar ve bu kutsal tapınağın en iyi müritleri olmaya çalıştılar. Ne mutlu bizlere ki kıblegâhlarımıza, kutsallıklarımıza, ibadetgâhlarımıza kavuştuk. Şimdiden her birisi birer efsane olan bu yoldaşlarımızın halkın gönlünde çoğalarak akan zamana nakşedilişini düşünün bir. Ne muhteşem olur! Üç genç kadın, kendilerini adamış üç kutsal kadın, kahramanlıklarıyla halklarını kurtuluşa, özgürlüğe çekmiş üç güzel kadın!

Bir kez daha huzurunuzda kutsallıklarımızın yaratıcısı Önder Apo’ya minnettarlığımızı belirtiyor ve önünüzde saygıyla eğiliyoruz.