Deniz Yüzlü Çocuklar

Melsa Muş

kadinindilindenmayis

Türkülerimizin, şiirlerimizin, destanlarımızın yürek yolculuğunda her 6 Mayıs Denizlerin maviliğinde dalgalanır. Baharın yeşiliyle bütünleşir gökyüzü ve yaşamın rengi Deniz

mavisi olur.

 

İnsanlığın geliştiği bu topraklar, toplumsallığın beşiği olan bu coğrafya kaybettiği özgürlük değerlerine gün gelecek mutlaka kavuşacak. Elbette bir gün bu topraklarda Deniz yüzlü çocukların ütopyaları gerçekleşecektir. İnsanlık hak ettiği şekilde en özgür, en eşit, en demokratik biçimde yaşayacaktır. Bu ütopyalarımız tarihi kahramanlarımızın, destansı direnişlerinin özgürlük haykırışlarıyla yeniden yaşam bulacaktır. Tüm halklar el ele tutuşarak özgürlük bayrağını dalgalandıracaklardır. Büyük bedeller ödenen bu özgürlük davasında kazanan halklar olacaktır.

Bizler mirasını devraldığımız, özümüzle buluşturduğumuz, takipçisi olduğumuz bu davanın gür sesi olmaya devam edeceğiz. Çünkü biliyoruz ki, her bedel bir yürek, her yürek ise tarihi bir sorumluluk gerektiriyor. Bu yüzden halkların özgürlük öncüsü olan kahramanlara verdiğimiz sözleri tutarak, onların hayallerini yaşamsallaştıracağız.

Haktan, ahlaktan ve hakikatten yana olan, toplumsal geleneğin özünü temsil eden her öncü bizim için sahiplenilmesi gereken gerçek kahramanlardır. Özgürlük istemi, özgürlük mücadelesi nasıl ki dil, din, ırk ve kültür gibi insan yüreğinde tıpkı bir hücre misali yaşam buluyorsa, toplumsal gerçeklikler de o hücrelerin yaşam kaynağını oluşturmaktadır.

Tarih boyunca bu özle beslenen, yaşayan nesilden nesle süregelen bir gelenek yaratılmıştır. Tarih ne egemenlerin kanlı kılıçlarıyla, ne de insanlığın hakikatini yok edecek kölelik zincirleriyle gelişmiştir. Ne kanlı kılıçlar ne de kölelik zincirleri toplumsallığın özünü yok etmiştir. Bu topraklara nice türküler, ağıtlar ve şiirlerdizildi. Haktan yana olanlar, hak arayanlar, gönüllerde destan yazanlar, insanlığın özüne bal akıtanlar oldu. Gerçeği bulmanın, hakikate erişmenin dervişleri oldular. Elinde kılıcıyla değil asasıyla, yüreğinde kin ve nefretle değil güzellik ve sevgiyle gerçeğin peşine düştüler. Zerdüşt olup yüreklere sevgi nakşettiler. Şeyh Bedrettin olup, hak peşinde koştular. Pir Sultan Abdal olup, tasavvuf ehlisi oldular. Bu gelenek bitmedi. Deniz oldular, Yusuf oldular, Hüseyin oldular.Mavi olup karanlığı aydınlattılar. Tıpkı bir çınar ağacı gibi toprağa kök saldılar.

Anadolu halklarının hakikati ve güzelliği Denizler’in, Mahirler’in ve yol arkadaşlarının şahsında bir kez daha dirildi, yaşam buldu.Bin yıllardır tükenmeyen bu özgürlük türküsü onlar şahsında bir kez daha dile gelmiştir.

Önderliğimiz de büyük bir hayranlıkla anlattığı bu destansı kahramanları şöyle dile getirmektedir; “1970’ler Ankara’sında devrimci gençliğin sesi gür ve korkusuzcaydı. Tuzaklı bir sahada korkusuzluk olduğu hissediliyordu. Ama onlar benim soy varlığıma sahip çıkacak kadar cesur, özveriliydiler. Bende sınırlı bir onur duygusu varsa bu gençleri takip etmekten geri duramazdım. Mahir Çayanlar’ın Kızıldere’deki şahadeti ve Denizler’in idamları, biz namuslu sempatizanlarına anılarını takip etme görevini vermiştir.”

Evet, tarih özgürlükten yana böylesi bir geleneği bizlere devrediyor. Bu geleneği Kürdü, Türkü, Arabı fark etmeksizin devralmak bir boyun borcudur. Çünkü bu gelenek tarihin soylu kahramanlarından bize kalan bir mirastır.

Bilindiği üzere 5 Ocak 1950’de ABD’nin ‘Ortadoğu’yu komünizme karşı savunmak’ amacıyla Eisenhower doktrini olarak bilinen resmi siyasetini açıkladı. Buna göre; ABD ekonomik ve askeri konularda Ortadoğu ülkelerine yardımcı olabileceğini açıkladı. Bu dönemde Stalin’in ölümünden sonra toplanan Komünist Parti yeni dış politikalar belirleyerek, Türkiye ile ekonomik anlamda yakınlaşma saplayabilecek yeni öneriler yaptı. Fakat batı devletleri Türkiye’yi Ortadoğu sorunun anahtarı olarak görüyordu. ABD bugün olduğu gibi o dönemde de Türkiye’ye sürekli Ortadoğu’nun liderliğini alması gerektiğini öğütlüyordu. 1950’de Türkiye’nin NATO’ya alınmasıyla ABD’nin önemli kurum ve uzmanları Türkiye’ye yerleşmeye başladı.

Tanzimat döneminde Fransızlaşan, II. Abdülhamit ve İttihatçılar döneminde Almanlaşan Türkiye, 1950’lerle birlikte hızla Amerikanlaştı. Türkiye NATO’ya alındıktan sonra 1952’de askeri olarak teçhizatından tutalım, ekonomik anlamda finansmanına kadar ABD destekli oldu. Daha sonra Özel Harp Dairesi ve Özel Kuvvetler Komutanlığı adını alan Seferberlik Tetkik Kurulu güçlendirilerek devam ettirildi. Yine Türkiye NATO’ya girdikten sonra devletin güvenlik birimlerinden ticaret ve dışişleri bakanlığından devlet kadrolarına kadar 25.000 ABD personeli yerleştirildi. Bu dönemde ABD ve İngiltere, Ortadoğu bölgesinde özellikle askeri anlamda güçlü olan Türkiye’de Sovyet nüfusunun yayılmasını engellemek için her türlü ittifaka hazırlandı. ABD ve İngiltere’nin amacı ‘kominizm tehlikesine’ karşı ortak bir savunma mekanizmasını oluşturmaktı. Bundan dolayıTürkiye1951 yılında ABD ve İngiltere’nin hazırladığı ‘Ortadoğu Savunma Paktını’ imzaladı. Tabii Türkiye şahsında Ortadoğu’yu ele geçirme politikası bununla da bitmedi. Araplar da bu politikalara dahil edilmek istendi. Cemal Abdulnasır liderliğinde 1952’de Mısır’da gerçekleşen devrim tüm Arap dünyasında yeni bir dönemi başlatmıştı. Bu devrimle Arapların sömürgecilerin tuzağından kurtulacağına inanılıyordu. Nasır öncülüğünde gelişen Arap milliyetçiliği, Arap dünyasını bir bütün etkilemişti.

Ancak ABD ve İngiltere, Mısır’ı da içine alan bir pakt oluşturarak, Sovyetler dalgasıyla gelişen komünizmi dağıtmak istiyordu. Aslında asıl amacı İngiltere’nin 1936’da Mısır ile yaptığı anlaşmayla Britanya’nın can damarı olan Süveyş kanalını uzun süre elinde tutmaktı. Mısır’a kabul ettirilmek istenen Ortadoğu savunma paktını Arap dünyası kabul etmedi. Türkiye bu paktın, Arap dünyasına özellikle de Mısır’a kabul ettirilmesi için bir piyon olarak kullanıldı. ABD ve İngiltere bu stratejiyi hayata geçirecek tek ülkenin Türkiye olacağı konusunda hemfikirdiler. Türkiye bu görevi kabul etti. Oysa Türkiye NATO Antlaşması öncesi Komünist Parti ile dış politika ve ekonomik yatırım konusunda anlaşmalar yapmıştı. Türkiye samimi olmayan bu devlet politikasıyla ikili oynuyordu. Hatta ABD ve İngiltere ile yaptığı antlaşmadan sonra Ankara’da ABD büyükelçiliğine bomba atıp, “komünistler yaptı” demekten bile geri durmadı.

Görüldüğü gibi Türkiye ilk parti döneminden günümüze kadar siyasi iradesini daha doğrusu toplumsal iradesini dış güçlerin eline vererek teslimiyetçi bir ruhu yaşadı. ‘Bu ülkeye komünizm de gelse biz getiririz’ zihniyeti ittihatçı bir zihniyet olduğu gibi halkın demokratik özgür iradesinden uzak bir zihniyetti.

68 kuşağı’ dünyada yayılan sosyalist kesimin sesi olarak gelişti. Bu kuşak ABD ve İngiltere’nin Ortadoğu’ya dönük komplocu politikalarını yüksek bir öngörülükle değerlendirerek, Türkiye’de derin bir demokratik anlayışı ve zihniyetin gelişmesi için büyük bir özveri harcadılar. Fakat soğuk savaşın hüküm sürdüğü bir dünyada '68 kuşağını destekleyecek güçten yoksundu. Türkiye 80’lerle birlikte ekonomisiyle, askeri ve bürokrasisiyle adeta kapana kıstırılmış gibi olacaktı. ABD’nin Mısır örneğinde olduğu gibi Türkiye’de de ‘Sosyalist Halk Devrimi’ne dayalı bir sürecin gelişmesine asla izin vermeyeceği açıktı.

Gelişen bu dalgayla Türkiye’de bir halk devrimi olsa da bunun dünya emperyalizminin yardımıyla bastırılması zor olmayacaktı. Nitekim 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbeleri ABD ve İngiltere desteğiyle geliştirilen darbelerdir. ‘68 kuşağının öncüleri dış dengelerin kurbanı olmuşlardı. Tezgâhlanmış büyük bir komployla devrimci gelişmelerin önü alınmak istenmiş, gelişen sosyalist dalga ortadan kaldırılmaya çalışılmıştı. Türkiye tarih boyu hep dış güçlerin entrikalarıyla yönetilmiştir.Kendi öz dinamikleriyle kendisini geliştirememiş, bir güç haline getirememiştir. Cumhuriyetin kuruluşuna ve sonrasına damgasını vuran yine bu komplocu ve entrikacı güçlerdir. Dikkat edelim, Türkiye’de 1925 öncesi ve sonrası Kürt isyanlarının bastırılmasında İngilizlerin, Fransızların yine Almanların birebir yönlendirmesi ve komplosu vardır. Ve hala Türkiye, demokratik bir blok geliştiremiyorsa bu nedenlerden kaynaklıdır. Denizler’in idamı, İbrahimler’inişkenceyle öldürülmesi, Mahirler’in Kızıldere’deki katliamları bu sürecin öngördüğü komplo ve saldırılardır.

Halkların eşit ve özgür yaşayabileceklerine inanmış, uğruna canlarını feda etmiş bu halk öncüleri, tarihin lanetli komplolarının kurbanı olmaktan kurtulamadılar. 20. yy’ın son çeyreği ile birlikte Önderliğimiz’in geliştirdiği vicdan ve ahlak devrimiyle bu topraklarda özgürlük tohumları yeniden yeşerecekti. Bu anlamda Önderliğimiz Hz. İbrahim’in yol arkadaşı olarak, Aziz Paul’un inanç yolcusu olarak, Zerdüşt’ün, Mani’nin, Pir Sultan Abdal’ın, Türkiye Şeyh Bedrettin’in ardılı olarak ortaya çıkacaktı. En son Denizler’in, Mahirler’in, İbrahimler’in anılarına sahip çıkacak, ütopyalarını gerçekleştirme uğruna bu yolun en yaman takipçisi olacaktı.

Önderliğimiz, tarihin bu yüce değerlerine bağlılık gereği ele aldığı Kürt özgürlük mücadelesini ulusal bir sorun olmaktan çıkarıp ezilen, sömürülen özgürlüğü uğruna yanmayı, yakılmayı, darağacına bağlanmayı göze alan, bedeninin paramparça edilmesinive derisinin yüzülmesini göze alan tüm tarih kahramanlarının yarım kalmış özgürlük haykırışlarının yükselen sesi oldu.

Önderliğimizin yarattığı bu gelişmelere tahammül edemeyen komplocu güçler, Kürt toplumunu asimilasyon ve soykırım politikalarından geçirerek kendisine karşı yabancılaştırılmışlardı. Bu yolla Kürtler’den intikam almak istemişlerdi. Onlar için en iyi Kürt, kendini inkar eden ya da ölü olan Kürt’tü.

Önderliğimizin tarihsel çıkışı, kırılan özgürlük iradesinin yeniden hayat bulmasına vesile oldu. Bu yüzden Önderliğimiz’e dönük geliştirilen komplo, gelişen özgürlük çizgisine karşı geliştirilen bir komploydu. Özgürlük iradesi teslim alınmak isteniyordu.6 Mayıs 1996’da Önderliğimize karşı Şam’da gerçekleştirilen bombalı saldırının Deniz Gezmiş’in idam edildiği güne denk gelmesi yine 29 Haziran -Şeyh Said’in idam edilme tarihi- tarihinde Önderliğimiz’e idam cezasının verilmesi tesadüf değildir.

Fakat her şeye rağmen bu öncü halk kahramanlarımızın bizlere miras olarak bıraktıkları özgürlük tohumları her geçen gün daha da kök salarak gelişmektedir. Dağlarımız binlerce Deniz yüzlü çocuklara kucak açtı. Denizler ise binlerce dağ yürekli kahramanlara…