Rojda Sêrt

Bu gün 30 Haziran, Cudi bölgesine yeni gelmiş olan arkadaşlarla birlikte Zilan arkadaşın şahadet yıldönümünü kutluyoruz. Kutsal toprakların dağ doruklarında mütevazi bir törenle kendisini anıyoruz. Yaşanan bütün acılara rağmen bir şölen gibi ortama bayram havası hakim zaten gerillalara da böylesi yaraşır.

Cümle doğa şölenimize katıldı bugün, güneş aydınlığını, kuşlar cıvıltılarını, çiçekler kokularını, rüzgar esintilerini, su şırıldamalarını mütevazice sundular bize… Tiyatro, skeçler, maniler, şiirler, türküler ve halaylar… Her şey bir ahenk içindeydi, kusursuz denecek kadar mükemmel.  Ben şarkı söylemesini fazla becermem bazen soloların vokalistliğini yaparım, bazen de korolara eşlik ederim. Ama hiçbir zaman bir şarkıyı yalnız söyleme cesaretine sahip olmadım. Sergilenen pantomimlere, skeçlere ve tiyatrolara kâh güldüm kâh hüzünlendim. Arkadaşların sergilediği hünerleri şevkle izledim. Söylenen şarkı ve türkülerin makamına göre tempo tuttum.  Yaşanan acı hatıraların burukluğu gözlerin parlaklığına gri gölgelerini düşürmemiş ve gülücüklerimiz yaşam dolu. Ne sonsuz mutluluklar ne de sonsuz acılar. Acı ve mutluluk iç içe. Hayat sürekli yeni doğumlara gebe ve bu süreklilik kendi yasaları içinde kesintiye hiç uğramdan hep bu biçimde devam edip durur. Yaşamı sevgiyle kucaklayanların meskeninde yurt, ülke dediğimiz dağlarımız da hayatımızı yeniden örüyoruz. ‘Bizler yaşamı uğruna ölecek kadar sevenlerdik’, gerçekte ölüm diye bir şey var mıdır? Yeni bir yaşama vesileyse bu gidişler… O halde yaşanan mekân ve zaman da bir değişim haline verilen anlamlardır.  Sınırsız evren de sürekli farklılaşarak ve çeşitlenerek çoğalan bir döngü… Bizler için yaşam yaşadığımız anla sınırlı değildi, evrenin ilk oluşumuna uzanan bir geçmişimiz, geleceğe taşınacak anlarımız vardı. Hür ve bağımsız yarınlarımızı şimdi şuanda ilkmek ilmek büyük bir emek ve özveriyle örüyorduk. Siyaset, savaş, sosyal ‘sağlık, eğitim, spor’ ve kültürel açıdan her anlamda hiçbir yabancı elin değmesine izin vermeden kendi öz gücümüzle kendimiz yaratıyorduk. Kutsallık da bu değil miydi? Arkadaşlar sanatsal bir ruhla her şey ince ayrıntısına kadar düşünmüş ve bugünü organize etmişlerdi. Gün batımı ile birlikte Besta alanından bir gurup arkadaş geldi. Baharın başından beri Eyalete yönelik düşmanın yoğun saldırıları oldu ve kesintisiz bir biçimde devam ediyordu. Kato Şirka alanın da şahadetlerimiz yaşanmış, Garısa’da ve daha birçok alanda… Eyaletimizce yaşanan şahadetlerin intikamını alma amaçlı hamlesel bir çıkış yapılması kararı alınmış ve bu temelde; Eyalette Ş.Hamza Devrimci İntikam Hamlesi başlatılıyor. Arkadaşlar Kato Xelila’da düşmanın operasyon birliklerine ağır darbeler vurmuş. Düşmanın çok sayıda kayıpları olmuş. Tarzın sonuç alıcı olması arkadaşlara büyük bir moral veriyor. Alanımıza yeni gelen arkadaşların sohbetlerinin temel konusunu Botan Eyaletine bağlı tüm alanlarda arkadaşların başlatmış olduğu hamlenin taktiği ve sonuçları üzerine oluyor. Yer yer bende dâhil oluyorum yürütülen bu tartışmalara, hararetli bir ortam oluşuyor.

Cudi gücü olarak uzun zamandır bir araya gelmemiştik, iyi geldi arkadaşlara hem moral hazırlıkları, kutlama ve şimdide Besta alanından gelen arkadaşlar. Demek ki arkadaşların bir değişikliğe ihtiyacı vardı evet arkadaşların gelmesi ve beraberinde getirdikleri bilgiler bana da iyi geldi ve yüzlerimize yansımıştı mutluluk, sevinçlerimiz. Ş. Hamza Devrimci Hamlesinin kararı beni müthiş etkiliyor içim içime sığmıyor ve yerimde duramıyordum. Heyecanlıydım, mutluydum ve umutluydum…

Şırnak Kömür Ocaklarında konuşlandırılan düşman askeri birliğine yönelik bir eylem gerçekleştirecektik. Bu eylemin keşfine Tekoşin, Kalender ve Çiya arkadaşla birlikte gidecektik. Yavaş yavaş hazırlıklarımızı bitirip Navser’den Gıre Hırmo alanına geçmemiz gerekiyordu. Güvenlikten dolayı arkadaşlarla çok fazla bir araya gelemiyorduk, ancak toplantı ve morallerde bir araya gelebiliyorduk. Bu yüzden duygularım da bir yandan ikinci bölüğümüzde bulunan arkadaşlardan ayrılmama istemi hakimken, diğer yandan ise, eyleme gitme arzusuyla yerimde duramıyordum. Bu iki duygu arasında gelgit yaşarken, bir anda gözlerim 41 numara siyah renk “mekap”ıma kaydı, eskimiş, yırtılmış ve dikişleri sökülmüştü tez elden dikilmesi gerekiyordu. Normalde 38 numara ayakkabı giyerdim. Ama ayağımın kalıbına denk mekap çok az bulunurdu. Hele 36 numara ayakkabı giyenler için durum çok daha zordu. Bulabildiğimiz tüm çorapları ayakkabıyı tutması için ayağımıza giyerdik. Bazen altı bazen de 9 çorap hiç mübalağa yapmıyorum. Tabi çorap bulmakta öyle kolay değildi. Genelde yıpranmış ve eskimiş kazakların kollarını keser çorap yapardık. Geriye kalan kazağıda süveter biçiminde kullanırdık. O zamanlar düşmanın ambargolarından giydiğimiz mekaplarda payına düşeni almışlardı. Tıpkı yediğimiz bulgur, pirinç, makarna ve un gibi. Tek besin gıdamız et ve doğadan topladığımız çeşitli otlar oluyordu. Bugün mutfakçı benim, iki yıl önce arkadaşların depoladıkları undan arkadaşlara hewdel yapacaktım, ‘un çorbası’ Navser’de su sıkıntısı olduğu için genelde derin kaya oyuklarında üst üste birikmiş karı eriterek su ihtiyacımızı gideriyorduk. Yıllarca üst üste birikmiş ve erimeyen karda genelde beyaz kurtçuklar olurdu. O yüzden suyu belimize sardığımız şutıklerle muhakkak süzmemiz gerekirdi, yoksa kurtçukların yol açtığı hastalığa yakalanabilirdik. O günün sabahı rojbaşla birlikte, derin kaya oyuklarında bulunan karı getirmeye gittim. Soğuk bir hava dalgasına maruz kalmıştım, oysa aylardan Haziran’dı, sıcaklar bunaltıcı derecede insanı sıkıyordu. Derin kaya yarıklarının güneş görmemesinden dolayı karlar erimiyordu, bu yüzden her zaman derin kaya oyuklarından karı almaya gittiğimde içimden ‘bütün gün burada oturabilirim’ diyordum. Ama işim vardı, pekte lezzetli olmayan “yemeğimi yapmak zorundayım” diyerek harekete geçmiştim. Yine aynı günün şafağında Osman ve Kalender arkadaşlar da ava gitmişlerdi, bakarsın elleri boş dönmezler ve yanlarında dağ keçisi getirirler diye düşünüyor ve arkadaşlara güzel bir yemek verecek olmanın sevincini yaşıyordum.

Kürekle torbalara doldurduğum karı ağzı geniş bidon ve tenekelere boşaltım. Güneşte biraz beklettikten sonra karlar eriyip su haline gelince de suyu bidonların ağzına geçirdiğim şutikle süzdükten sonra odun toplamaya gitmiştim. Navser yayla ‘zozan’ oluğu için genelde goni ‘dikenli çalı’ ya da kevut ‘kızıl ağaç’ağacı bulunurdu o nedenle biraz zahmetli olurdu odun toplamak. Şehirlerden yeni gelmiştim, Kürdistan dağlarına, daha önce hayatımda hiç çalı çırpı toplamamıştım. Onun için her şey çok farklıydı benim için.  Beceriksizliğimden dolayı ellerim ve parmaklarım her zaman dikenlerden dolayı kanardı, o günde öyle olmuş her yerimi yara etmiştim. Ama ona rağmen hiç şikâyetçi değildim ve büyük bir şevkle yakacağım odunları ve gonileri topladım. Ve daha sonra topladığım goni ve odunlarla ocağın ateşini yaktım ve yemeğimi ocağa bıraktım. Un ve sudan yapılan yemeğimiz bir iki kaynamadan sonra zaten pişiyordu. Bu yüzden çok fazla oduna da gerek olmuyordu. Yemeğimiz pişirdikten sonra sıra servise gelmişti ki, Kalender ve Osman arkadaşlar çıka geldiler ‘arkadaşlar bugün yemekte karga var’ diyerek, gittikleri avdan eli boş dönmediklerinin müjdesini de o günün aşçısı olan bana vermiş oldular. Kalender arkadaş ellinde tuttuğu kargayı bana doğru uzatırken ne yapacağımı bilmez halde elimi uzatıp kuzgunları almak istedim. Şaşırdığım yüzümden okunmuş olacak ki Kalender arkadaş ‘kolay gele heval, belli ki şaşırmışsın, eee her zaman soframızda dağ keçisi olacak değil ya, bugünde kısmetimize kuzgunlar düştü’ deyince, Kalender arkadaşın söylediklerine karşılık olarak ‘haklısın, heval anlaşılan o ki, bu gidişle doğa da bulunan bütün bitki ve hayvanların tadına bakacağız’ deyiverdim. Hayatımda ilk defa karga etini pişirecek ve yiyecektim. Yılan, kaplumbağa, yengeç, sincap, tavşan, at, kirpi derken bugünde karga hadi bakalım kolay gele… Daha önce getirdiğim goni ve odunları ocakta duran isten kurumlaşmış kazanın altına verdim.  Zaman ilerledikçe Haziran’ın yakıcı sıcakları da öyleye doğru kendisini daha bir hissettirmeye başlamıştı. ‘Bir yandan ateş bir yandan da güneş nerdeyse ben pişecem ama bir türlü ocaktaki et pişmedi’ diye içimden söylenmiştim. Getirdiğim odunlar yetmemişti, etrafımda bulduğum kurumuş bodur çalıları da getirip ocağa bıraktım. Pişirdiğim yemek son bir kaynamayla birlikte pişmişti, ocaktaki tencereyi yere bıraktım. Artık yemeğimiz servise hazırdı. Mangalarda bulunan arkadaşlara; ‘arkadaşlar yemek hazır’ (xwerın amadeye) diye seslendim, mangalarından arkadaşlar mutfağa ellerinde bakır tabaklarla geldiler, ‘buyur’ edip, her birisinin sinisine “tabak” iki-üç kepçe yemek bırakıp ‘afiyet olsun arkadaşlar’ dedikten sonra hep birlikte sofraya oturduk. Hani sofra dediğimde aklınıza öyle masa falan gelmesin, sofra dediğim şey çimenlerdir, yeryüzü sofrasıdır bizimkisi. Neyse arkadaşlar  (kolay gelsin’ dedikten sonra başladık hewdel ve karga ettini yemeye. Alışılmadık sertlikte sanki hiç kaynamamış gibi, tadı da ekşi ve kekremsi,  deniz altında ki süngerlerin tadına benziyor.  O anda aklıma ABD’li şair Edgar Allan Poe geliyor ve bende onun gibi içimden ‘bir daha asla’ diye geçirdim. Yarı tok yarı aç bir vaziyete sofradan kalktık.

Arkadaşların tiyatro çalışmaları var,  temsil edeceğimiz senaryonun teması tabii ki avcılıktı. Neden mi, evet şartlarımız gerçekten zordu. Ve yaşadığımız bu güzellim toprakları bırakmamak için gerekirse toprak ve otta yenilir ki, yenilmiştir de. Ama ne yapacaksın o gün ekolojist yönümüz ağır basmıştı.  Bizlerde birer doğa sevdalıları olarak başlamıştık, verip veriştirmeye. Benim sahnede sergilenecek rolüm ise sincabı canlandırma olacaktı. Elimde bir cevizin kabuğunu kemirir vaziyete sahneye çıkacak ve başlayacaktım, hicivli sözlerle Kalender ve Osman arkadaşları eleştirmeye. Son olarak da bugün sahne oyunumuza bir kişi daha katılacaktı, elbette ki bu da bay karga olacaktı. Usta birer oyuncu değildik, hiç birimiz ama cesaretli birer oyuncular olduğumuzda su götürmez bir gerçeklikti. Nihayet vakit gelmiş ve 30 Haziran moral hazırlıklarımız sonuçlanmış, artık her kesin kendi yeteneklerini sergileme zamanı gelip çatmıştı.

Bir dakikalık saygı duruşundan sonra günün anlam ve önemine ilişkin Tekoşin arkadaş bir sunum yaptı. ‘Zilan yoldaş bir ‘çizgi, Zilan yoldaş özgür yaşam manifestosu, Zilan yoldaş aşk ve zafer tanrıçası, Zilan yoldaş dünümüz, bugünümüz, yarınımız… Ve bizler onun izinde yürüyen takipçileri.’  Zilan’lı zamanlarda yaşıyoruz, lirik bir dille nasıl da güzel kullanıyor cümlelerini. Belli ki gönül gözünün gördüğü ile vecd olmuş halde. Sonu gelsin istemiyorum bu anın, bir peri masalından çıkmış gibi karşımızda öyle masum öyle sevecen bir edayla durup anlatıyor ki Zilan arkadaşı.  Tümcesini bitirmeden bir virgül bırakıyor… Ardından sloganlarımız ve alkışlarımızla yer ile göğü inletiyoruz. Erkekli ve kadınlı müzik korumuz sahnedeki yerlerini aldıktan sonra, arkadaşlar bir kadın marşıyla giriş yapıyorlar. Beethoven’ın Eroica Senfonisini çok çok geride bırakan bir mükemmellikte marşı seslendiriyorlar ve bize de hayranlıkla izlemek ve dinlemek düşüyor. Ama kendimizi tutamayıp arada marşın nakarat bölümlerine eşlik ediyoruz. Koromuzun solistlerinden Zilan Dersim arkadaş kadifemsi sesiyle ‘Zilan bürüska buhare’  ezgisini bizleri huşu içinde bırakan bir tarzda söylüyor. Her nağmenin sözlerinde kendimizi buluyoruz. Navser’in şahikalarında yüksek kayaların gölgesinde her şey o kadar güzel ki, doğa ve bizler bir harmoni içindeyiz. Mavi gökyüzü, güneş, sarıya çalan flora ve bizler.  O gün moral etkinliğimiz saat üçe kadar devam etmişti.

Botan Eyalet karargâh basın çalışmalarında yer alan Dengir arkadaş ile Haftanin YAJK yönetiminde yer alan Narin Afrin arkadaş gelmişti. Gelen arkadaşları derin bir özlem ve sevgiyle kucakladık. Hal ve hatırlarını sorduktan sonra Narin arkadaş Kadın gücümüze özgün bir toplantı yaptı. Toplantı sonrasında Gıre Hırmo alanına gidecektik, tören için geniş düz bir alanda toplanmaya başladık. Tek sıra uzun bir kortej halinde yan yana sıralandık.  Bütün yoldaşlarımızla tek tek vedalaştıktan sonra yolla çıktık. Derya Kera boğazına ulaştığımız da Haziran ayının sıcaklarına inat hoş bir esinti gelip de yaladı kavurucu sıcaklardan terlemiş olan yüzümü ve bedenimi. Cudi’nin zirvelerinden önümde duran derin vadileri seyre daldım, safran rengine çalan kurumuş çimenler üzerine oturdum. Hemen yanı başımda duran Tekoşin arkadaşın bakışlarını ilk defa duyumsamaya başlamıştım ve o zaman ancak kendime gelebilmiştim. Biraz yol aldıktan sonra yakıcı sıcakların etkisiyle ikimizin de damakları kurumuştu. Deri’ye Kera’nın yamacında küçük bir su kaynağı bulunuyordu, oraya ulaşınca kristal gibi saydam ve buz gibi soğuk suyun altına avuçlarımızı uzatıp suyun avuçlarımıza dolmasını bekledik. Ayalarımıza birikmiş olan suyu güneşten kavrulmuş yüzümüze serptik. Kavurucu sıcakların etkisiyle uyuşan bedenlerimiz buz gibi suyun etkisiyle canlanmaya başladı ardından da ellerimizin ayasındaki berrak soğuk suyu kana kana içtik. Daha çok yol almamız gerekiyordu, o yüzden fazla beklemeden tekrardan yola koyulmalıydık. Az gittik- uz gittik dere tepe düz gittik, ta ki yoldaşlarımızla kendi aramızdaki mesafeyi kapatıncaya kadar. Gıre Hırmo vadileri genelde kanyon biçimindeydi, bu derin vadilerin arasında çok sayıda küçük akarsu yatakları bulunurdu.  Bahar mevsiminde yağmurların yağması ve karların erimesiyle birlikte kanyonun etrafındaki yüksek tepelerden aşağıya doğru çağlayanların oluşturduğu dere yatakları gelir akarsu yatağındaki suyla birleşince gümbür gümbür akan bir nehri andırırdı. Ama artık karlar ermiş ve yağmurlar durmuş ve akarsu yatağını besleyen dere yatakları kurumuştu. Ve önümüzde uzun uzadıya duran akarsu yatağından şimdi ip gibi ince bir su akmaktaydı. Sanki baharları bir aslan gibi delice ve hırçınca kükreyen kendisi değilmiş gibi.

Biraz yol aldıktan sonra tekrardan susuzluğumuzu gidermek için bölükçe suyun üzerine abandık. Yosun ve balık kokusunun suya sinmişliğini hiç fark etmeden avucumuzdaki suyu güneş sıcaklığının kavurduğu yüzümüz ve başımıza döktük. Yüzümüz ve başımızda birikmiş terlere karışan su çenemizin altına doğru süzülüp akıyordu. Sıcakların ısıttığı sularda haliyle ılıktı ama başka da seçimimiz yoktu, o kadar susamıştık ki içtikçe sanki daha da susuyorduk. Ve içtiğimiz su sanki bir türlü kuruyan boğazımızı ve damağımızı ıslatmıyormuş gibi geliyordu. Hani çöllerde yolunu kaybetmiş bedevi kabilesinin susuzluktan dolayı görmüş olduğu serabı andırıyordu, bizim bu halimiz. İçtikçe içiyorduk. Elimizde kamuflajlı bidonlarımıza(hem görüntü hem de suyun soğuması için üstümüzdeki işe yaramaz gabardin kumaşından da bidon ölçülerine göre kumaştan biraz kesilir, dikilir ve kılıf haline getirilip bidona giydirilirdi)suyu doldurduk. Bidonun etrafını saran kumaşı suyla ıslattıktan sonra da güneşin görmeyeceği gölgelik bir yere bıraktık. Kısa bir süre gölgelik yerin serinliğine bırakılan bidondaki su soğumaya başlamıştı bile. Her birimiz mataradaki soğumuş olan suyu afiyetle içmeye başladık.

Önümüzde akan suyun her iki yakasında beyaz, kırmızı ve açık pembe renkte zakkumlar ve yabangülleri (şilan) vardı. Yaban gülleri çiçeklerini dökmüş şimdi meyveye durmuştu. Okaliptüs ağaçlarına benzer suyun kenarındaki kavak ağaçlarının altında biraz mola verdik. Ağacın gölgesinde hepimizde kendimizden geçmişçesine etrafı seyre daldık, arada muhabbet eden arkadaşların seslerine, ağacın dallarına tünemiş olan sığırcık kuşlarının şakımaları ve dağın zirvelerinden esen rüzgârla bir birine değen yaprakların sesleri karışıyordu. O gün ilk defa eyleme gidecektim, daha önce eyleme katılan arkadaşları görmüştüm birçok eylemin koordinesinde yer alan arkadaşlarla birlikte hareket etmiştim ama ilk defa eylem gücünün içerisinde yer alacaktım. Zaten Tekoşin arkadaşla birlikte o nedenle eylemin keşfine gitmiştim. Kardeşlerimden uzun bir süredir haber alamıyordum. Şehit olduklarına dair kötü bir his gelip kalbime oturmuştu. Bu yüzden yüreğimde taşıdığım acının ağırlığını, ancak eyleme gidiyor olmanın mutluluğuyla hafifletmeye çalışıyordum. Gözlerim bir anda suyun içinde oval büyük alev rengi opal bir taşın üzerinde koyu mavi kanatları olan bir yusufçuğa takıldı.  Tanrıçaların değerli taşı olan lapis lazuli gibi gök mavisi kanatları gümüşi pınarın üzerinde bir açılıyor bir kapanıyordu yusufçuğun. Kanadına tutunup abime ve kız kardeşlerimin bulunduğu dağlara uçmak istedim. Çocuk yıllarımda izlediğim kimi çizgi film ve okuduğum çizgi roman kahramanlarının kazlar ve geyiklerin üzerinde uçtuklarını görüp okumuştum. Bende tıpkı onlar gibi kanatlanıp uçmak istedim. Kimi zaman çocukça hayaller kurardım, o gün olduğu gibi yine çocukça düşler kuruyordum. Tüm arkadaşlar yorgunluklarını attıktan sonra bulunduğumuz ağacın gölgesinde yavaş yavaş bir hareketlenme başladı, son bir kez yusufçuğa yavaş ve sessizce yanaşıp fısıltıyla kardeşlerime selamlarımı götürmeyi unutma demiştim.

Güneş yüksek tepelerin ardında süzüle süzele batarken karanlıklar da yeryüzünün bağrına çökmeye başlamıştı. Yol yürüyüşümüzde belli aralıklarla kısa molalar verdikten sonra Hewler köyünün hemen üzerinde olan Kaniya Miraya ulaştık. Gece Hewler alanın derin vadilerinde konakladık, saat 3’te manga komutanımız olan Adar Gulan arkadaşın denetiminde bir tim Pilot tepesine yol aldı. Tepeye tam ulaşacakları zaman tepeden garip seslerin geldiğini duymuşlardı. Seslerin kime ait olduğunu ayırt etmek için bütün dikkatlerini sesin geldiği yöne vermişler. Arkadaşlar işittikleri sesin düşman askerlerine ait olduğunu anladıkları gibi, kendileri yamaçtan aşağıya doğru bırakıvermişlerdi. Konaklandığımız noktaya ulaşmamışlardı ki Tekoşin arkadaş her zaman olduğu gibi şafağın ağardığı vakitte uyanmış ve arazi keşfine çıkmıştı. Manga komutanımızın rojbaş demesiyle bende uyanmıştım. Dünden kalan yorgunluğun yaratmış olduğu uykunun dalgınlığıyla çevreme baktım. Karşımda yüksek, bir tarafı uçurum olan kömür karası bir kayanın üzerinde bir ceylanın zarifliğini andıran Tekoşin arkadaşın hareketine takıldı bakışlarım. Tekoşin arkadaş tanımadığı yeni bir alana gittiği zaman ilk yaptığı şey dürbünle bulundukları alana kabaca da olsa bakar ve bulundukları araziyi tanımaya çalışırdı.   Yakın mesafeli olan yerlere de yürüyerek gider bakardı. Onun için her şeyden önce bir gerilla bulunduğu araziyi iyi tanımalıydı. Bu onun için olmazsa olmaz kabilinde bir kuraldı. O sabah yine gün doğmadan uyanmış silahını koluna, dürbününü ise boynuna takıp yüksekçe bir kayanın üzerine çıkmış oradan vadinin etrafını saran tepelerin zirvelerine baka koyulmuştu. Pilot ve Atatürk Burnu tepelerinde bir hareketliliğin olduğunu fark eder etmez süratli bir biçimde bulunduğu kayalıktan bir ceylan gibi sekerek kendini aşağıya bırakıvermişti. Arkadaşlar henüz yeni uyanmışlardı, mahmurlu gözlerimizi ovuştururken, Tekoşin arkadaş sükûnetini iç bozmadan başlamıştı konuşmaya ‘düşman askerleri bulunduğumuz yerin bütün stratejik tepelerini tutmuş, görüntü vermeden hemen hazırlanın bulunduğumuz yeri bırakıyoruz’ demiş ve ardından Kalender arkadaşın bulunduğu yere doğru hızlı adımlarla gitmişti.  O gün Tepeci olan arkadaşlar da noktaya ancak ulaşmışlardı. Bölük yönetiminde yer alan arkadaşlar bir araya gelip bölüğün hareket tarzına ilişkin bir tartışma yürütmüş ve planlama çıkarmışlardı. Kalender arkadaşın hem çevre köylerden olması hem de gerillada birçok konuda deneyimli olması yürütülen tartışmalarda belirleyici olmasını beraberinde getirmişti. Şah ve Hewler köylerinin kesiştiği dar bir vadinin içinde derin bir kaya altı vardı. O gün sabah Kalender arkadaş ısrarla gücün oraya götürülmesi gerektiğini söyledi, Tekoşin arkadaş Cudi bölgesine yeni geldiğinden dolayı araziye hakim olmadığı için Kalender arkadaşın savaş ve pratik tecrübelerine dayanarak Kalender arkadaşın getirdiği görüş ve önere katılmıştı. Bizler düşman güçlerine görüntü vermemek için ya sık ormanlık yerleri ya da derin ve dar vadileri tercih ediyorduk.  O günkü hareket tarzımızda da bu biçimde davranmış, belirlenen vadide bir hayli yol aldıktan sonra bir ara vermiştik. Düşman daha gün ağarmadan bölüğümüze yönelik bir nokta operasyonu yapmıştı.

Kalender arkadaş gideceğimiz yerin yakın olduğunu fakat karanlık çökmeden hareket etmemizin sakıncalı olacağını söylemiş ve ardından ara verdiğimiz yerde keşifçilerimizi ve tepecilerimizi çıkardıktan sonra hiç hareket etmeden uygun şekilde mevzilenmemizi sözlerine eklemişti.  Mazlum arkadaş keşif timinin komutanı olarak görevlendirilirken, Roni arkadaş da tepeci timinin komutanı olarak görevlendirilmişti. Bölüğümüzün savunmasını yapacak olan her iki timde belirlenen yere gidip düşmanla girilecek olası bir temasa göre mevzilendiler.

Biz geride kalan arkadaşlar Tekoşin ve Kalender arkadaşların yanında kalacaktık. Tekoşin arkadaş bölge sorumlumuzdu, Kalender arkadaş ise bölük komutanımızdı. Bölüğümüz kalker kayalar içinde akarsuyun derinlemesine aşındırdığı derin ve sarp bir vadinin içinde savunmalı bir biçimde manga düzenine göre konumlandı. Akarsuyun aşındırdığı bu kayalar çeşitli şekiller aldıklarından dolayı arkadaşların sığınması için doğal mevzi işlevini gördüğünden, akşam karanlığına kadar bu sarp kayalıkların arasında kalmayı düşünüyorduk. Hem Tekoşin arkadaş hem de Kalender arkadaş eski ve deneyimli arkadaşlardı. Her iki arkadaş da kalabalık bir gerilla grubuyla operasyonda hareket etmenin risklerini bildiklerinden dolayı bulundukları yerin her açıdan korunaklı ve olası bir çatışma içinse güvenilir, sağlam olduğu kanaatine ulaştıktan sonra biz kadın arkadaşlar iki manga şeklinde vadinin aşağısında mevzilendik. Erkek arkadaşlar da hemen bulunduğumuz yerin yukarısında kayaların altında mevzilendiler. Düşman güçlerinin bu şekilde kalabalık bir gerilla grubunun görüntüsünü kolay kolay alamayacağı kanaati genel bir görüş olarak ağır basınca doğal olarak orada konumlanmamızı aldık. Tüm arkadaşlar doğal siperlerinde her an gerçekleşebilecek bir çarpışmaya göre hazır vaziyette bekliyordu.

Öyleye doğru megafonla kulakları sağır eden çığırtkan bir sesin vadide yankılandığını duyduk ve hemen harekete geçtik. Megafonun hoparlöründen çıkan sese kulak kesilen arkadaşlar bu sesin kısa bir süre önce kendi saflarında olan fakat zorluklar karşısında egolarına yenik düşüp de kaçan, ihanetçi ve kaçkın Vedat unsuruna ait olduğunun ayırdına vardık. Kaçkın Vedat kendi soyuna ihanet eden keklik misali düşmanın ağları arasında nasılda arlanmaz bir biçimde ötmüştü; ‘Kalenderin bölüğü gelin teslim olun’  dedikçe, hepimizde o an nasılda kinlenmiş ve öfkelenmiştik, düşmana olan intikam ve nefretimizin yaratığı duyguların içiciliğiyle bulunduğumuz siperlerden silahlarımızın namlularını düşman güçlerine doğru yönelttik.

Düşman gerilla gücümüzün kararlı ve iradeli bir biçimde savaşmaya göre pozisyon aldığını görünce,  bordo bereli komando birlikler bölüğümüzün mevziilerine doğru rastgele MG-3 silahıyla ateş etmeye başladı. Düşman namlusundan çıkan ilk kurşun gelip bacağıma isabet etti, yaralanmış ve hareket edemiyordum. Tekoşin arkadaş bulunduğum yerin düşman namluların menzilinde olduğunu fark edince atik bir biçimde hareket etmek isteyip beni bulunduğum yerden çıkarmaya çalıştı. Lakin kurşunların menzilinden kurtarmak istediği arkadaşının önüne geçmiş ve sıkılan bütün kurşunların hedefinde artık kendisi vardı.  Kalleş düşmanın namlusundan çıkan kurşun gelip Tekoşin arkadaşın o insan sevgisiyle dolu olan ince ve hassas böğrüne saplandı. Tutuğu ellimden eli yavaşça yere doğru kaydı, sonra o ceylanlar gibi güzel zarif bedeni üzerime doğru sessizce düştü. Gömleğinin sol köşesinden giren kurşunun açtığı delikten hafif birkaç kandamlası dışında yarasından hiç kan akmamıştı. Tekoşin canın üzerime düşen bedenini iki arkadaş gelip kaldırdı. Sanki derin bir uygudaymışçasına uyuyor gibiydi.   Boylu boyunca uzanmış olan o narin bedeni sırtlayıp daha korunaklı bir kayanın arkasına yerleştirmeye çalıştılar. Arkadaşlar Tekoşin arkadaşın yarasının ağır olup olmadığını anlamak istediler. Kurşunun kalbinin tam üzerinde açtığı deliği görünce parmaklarıyla şah damarına baktılar. Damarlarında ki kan durmuş hareket etmiyor ve nabzı atmıyordu ama yine de arkadaşlar bir türlü ikna olmamışlardı.  Ceplerinden çıkardıkları küçük bir cep aynasını burnuna yakınlaştırdılar fakat aynada yaşamı soluduğuna dair hiçbir yaşam emaresi ile karşılaşmadılar. Tekoşin arkadaş yaralanma sonucu daha ilk anda iç kanamasından dolayı zaten hemen şehit düşmüştü. Ama kimse bir türlü yaşanan bu gerçeği kabullenemiyor ısrarla yaşatmak istercesine ellerindeki sınırlı olanakları devreye koymaya çalışıyorlardı. Tekoşin arkadaş çok kısa bir süre önce Cudi Bölgesine gelmişti, bu kadar erken gitmemeliydi yıldızlar diyarına. Bu gün yaşıyorsam ve yaşıyorsak sizlerin paha biçilmez emekleriniz ve fedakârlığınız sayesindedir. Hiçbir zaman sizleri ve yaratıklarınızı unutmamalıyım yirmi dört saat besmele çeker gibi sizleri zikr etmeliyim ve sizlerin bizlere devrettiği bayrağı başarıların doruklarında dalgalandıra bilmenin yoğunlaşması ve çabası içinde olmalıyım diyorum. Hani sözümden cayarsam yüreğim kurusun diyorum. Hiçbir zaman unutulmayacak güzellikte olan anların hatırına çok fazla becermesem de bir şeyler yazmak istedim. Yazımı bitirirken son olarak da Tekoşin arkadaşın Önderliğimizle 97 yılında gerçekleştirdiği diyaloglarla sonuçlandırmak istedim.

 Tekoşin.: Adım Tekoşin, Düzen adım Ayhan Korhan. Yirmi iki yaşındayım. 1991’de partiye katıldım. Şimdiye kadar Zagroslardaydım. İki devredir buradayım.

- Sen yedi yıldır katılmıştın, değil mi?

Te.: Altı yıl.

- Okuma düzeyin neydi?

Te.: Okumam yoktur Başkanım.

- Arkadaş için öngörülen nedir?

Zeynep(Elif İldeş).: Yoğunlaşma.

- Kim tanıyor?

Zey.: Başkanım, gelişme düzeyi vardır. Yalnız şimdiye kadarki çalışmalarda Zagros’taki şekillenmiş kadın tipini yansıtıyor. İnanıyorum ki bunu bu yoğunlaşma döneminde aşar.

- Yoğunlaşma, ama fazla okuma yazması yok, nasıl aşar peki?

Zey.: Başkanım biraz geliştirmiş, biraz daha derinleşirse geliştirebilir.

- Savaş içinde bu kadar kaldıktan sonra sana parti ideolojisinde de bir gelişme yaptıracağız. Kendine güveniyorsun, yapabilirsin, değil mi?

Te.: Kendimi güveniyorum, benim kaybettiğim nokta...

- Sen hiçbir şey kaybetmedin ki, mesele bir şeyler kazanmaktır. İnsanın kazanması için de gerekli olan partidir, peşmergelik değildir. Parti köylü isyanı değil, ilke ve esasları vardır. Partinin kendine göre bir tarzı vardır. Bunlar olmazsa, tabii devrimcilik olmaz. Parti, parti tarzı için eski savaş tarzınızla değil, parti adına savaşalım, parti esaslarına göre savaşalım. Bu eğitimin, bu devrenin anlamı budur. İnanıyorum sen de çok yönlü kendini parti çizgisine kavuşturursun.

Te.: Doğrudur Başkanım.

- Dürüstsünüz, çalışkansınız. Sizin gibiler çalışkandır, ama devrim bilim istiyor, devrim insanda büyük bilgi istiyor. Bunsuz, hamalvari, köylü tarzı devrim yapamaz. İdeolojiye tam hakim olmalısın. İnanıyorum, sana da başarılar diliyorum.

Bu gurubun da ağır sözleşmesini yaptık. Önemli bir sözleşme, umarım dikkate değer. Her zaman böyle iyi söz verme ve yürüme şansı elde edilmez. Tabii sözün nerede başladığı, pratiğin nerede bittiği belli değildir. Doğru söz her zaman vardır, ama mühim olan onunla birleşmek, yürümektir. Biz buna güç vermek istedik.